Anasayfa > Sayı 12 > İmparatorluk ve Çokluk üz...
İmparatorluk ve Çokluk üzerine
Hardt ve Negri, “İmparatorluk” ve “Çokluk” adlı kitaplarında sosyalist kuramda köklü bir paradigma değişikliği öneriyor ve bunu oluşturmaya girişiyorlar. Tezlerini ciddiye alıp Bilim ve Gelecek’te tartışacağız. Bu yazıda tartışmaya bir giriş olması amacıyla, Hardt ve Negri’nin kitaplarından yola çıkarak bazı sorular ortaya atacağız ve ön düşünceler sunacağız.

Ender Helvacıoğlu
[Tüm yazıları]

Hardt ve Negri’nin İmparatorluk’tan (Ayrıntı Yayınları, Çev. Abdullah Yılmaz, İstanbul, 2001) sonra Çokluk (Ayrıntı Yayınları, Çev. Barış Yıldırım, İstanbul, 2004) adlı kitapları da Türkçe’de yayımlandı. Kitapları okuduktan sonra edindiğim ilk izlenim, savundukları tezlerin Türkiye Solu’nun geniş ve çok farklı kesimlerini etkilemiş olduğudur. Bu, kitapların etkisi olmayabilir; çünkü çok okuyan bir Solumuz yok. Daha doğrusu, Hardt ve Negri’nin savunduğu tezler ile Türkiye’deki çeşitli sol ve sosyalist örgütlenmelerin çizgileri ciddi bir paralellik taşıyor. Bu durumu “aklın yolu birdir” diye mi değerlendirmek gerek, yoksa “egemen merkezlerde üretilen dünya çapındaki bir modanın yansıması” olarak mı; buna kitapları okuyup tartıştıktan (ve tabii yaşadığımız dünya pratiği ile karşılaştırdıktan) sonra karar verilebilir. Fakat sonuç itibarıyla, bu kitaplarda ortaya atılan tezler ciddi olarak tartışılmalı ve bir eleştiri süzgecinden geçirilmelidir. Bilim ve Gelecek’in önümüzdeki birkaç sayısı içinde bunu -hatta belki de kapak dosyası biçiminde- yapmayı öneriyorum. Bu yazıda, tartışmaya bir giriş olması amacıyla, kitapların bende oluşturduğu bazı soruları formüle etmek, bazı kısa ön düşünceler sunmak istiyorum. Ama öncelikle Hardt ve Negri’nin temel tezlerini kısaca özetleyelim.
“İmparatorluk”
Hardt ve Negri, sosyalist kuramda köklü bir paradigma değişikliği öneriyor ve bunu oluşturmaya girişiyorlar. Çünkü onlara göre dünya ve kapitalist üretim tarzının yapısı, küreselleşme süreçleriyle ve özellikle bilişim-iletişim alanındaki gelişmelerle birlikte geri dönülmez bir biçimde değişmiştir; dolayısıyla teori de değişmeli, yeni kavramlar, yeni stratejiler ve yeni örgütlenme modelleri geliştirilmelidir. İmparatorluk adlı kitaplarında, “emperyalizm” kavramının artık küresel iktidar yapılarını anlamakta yeterli olmadığını söylüyor ve onun yerine “imparatorluk” kavramını öneriyorlar. Onlara göre “imparatorluk”un karma bir kuruluş yapısı vardır, bir iktidar merkezi yoktur ve en önemlisi “imparatorluk bir dışarısının olmayışıyla tanımlanır”. “İmparatorluk bir toprak parçasını ve bir nüfusu yönetmekle kalmaz, bizatihi içinde yaşadığı dünyayı yaratır. İmparatorluk insan ilişkilerini düzenlemekle kalmaz, doğrudan insan doğası üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışır. İmparatorluk yönetiminin nesnesi bütünlüğü içinde toplumsal hayattır ve bu yüzden İmparatorluk biyo-iktidarın paradigmatik biçimidir”. Ulus-devletler çağı bitmiştir. “Ulus-devlet düzenleme gücünü ve ekonomi üzerindeki otoritesini yitirmektedir”. “Emperyalist dünya haritasındaki ayrı ulusal renkler İmparatorluğun küresel gökkuşağı içinde erimekte ve kaybolmaktadır”. Sınırlar anlamını yitirmekte, sermayenin önünde dümdüz bir dünya uzanmaktadır. “Toprak temelli hiçbir sınır onun hükümranlık alanını kısıtlayamaz”. Bu saptamaların doğal sonucu olarak, Hardt ve Negri’ye göre, “Bir zamanlar tanık olduğumuz birkaç emperyalist güç arasındaki çatışma ya da rekabetin yerini tek bir iktidar fikri almıştır”. Yani emperyalistler arası çatışma ve savaşlar da bitmiştir; dışarısı diye bir mekân olmadığına göre yaşanan savaşlar artık bir “iç savaş”, “polisiye bir eylem” olarak nitelenebilir -örnekleri Yugoslavya’da, Afganistan’da ve Irak’ta görüldüğü gibi. Emperyalizm ve emperyalistler arası rekabet ve çatışma bittiği için, yazarlara göre, “anti-emperyalist mücadele” kavramı da bitmiş, hele hele “sistemden kopma”, “bağları kesme”, “dışa çıkma” gibi stratejilerin olabilirliği kalmamıştır.

“Çokluk”
Peki bu yeni tür emperyal egemenliğe karşı ne yapılabilir, nasıl bir muhalefet geliştirilebilir? Bir kere bu muhalefet “içerden” olmak zorundadır (zaten dışarısı diye bir yer yok): “İmparatorluğun hem içinde hem de karşısında olabiliriz ve aslında en güçlü muhalif hareketler ve en verimli alternatifler, eskinin kabuğu altında yeni bir toplum yaratarak, içeriden doğacaktır”. Peki bu muhalefet nasıl bir şeydir? Hardt ve Negri bu noktada, İmparatorluk’ta kısmen girdikleri, ama tam olarak açıklayamadıkları, ikinci kitaplarına adını veren bir kavram ortaya atıyorlar: Çokluk. Bu arada Çokluk adlı ikinci kitaplarının 11 Eylül olayından ve ABD’nin Irak işgalinden sonra, 2004 yılında yazıldığını belirtelim. Yazarlara göre “kopma”, “devrim”, “iktidarı talep etme”, “merkezi örgüt”, “parti”, “gerilla savaşı”, “halk ordusu” gibi kavramlar da eskimiştir. Bu tür yöntem ve araçlar İmparatorluk çağında artık geçerli değildir; kaldı ki bunlar dikey yapılarından dolayı sonuç itibarıyla demokratik ilişkiler üretmemektedir. Hardt ve Negri, bunların yerine “terk, çıkış ve göçerlik” diye adlandırdıkları bir strateji öneriyorlar: “Disiplinci çağda sabotaj temel bir direniş nosyonuyken, emperyal kontrol çağında bu nosyon terk olabilir… İmparatorluğa karşı savaşlar eksilme ve çekilme yoluyla kazanılabilir. Bu terkin bir yeri yoktur; iktidar alanlarını boşaltmak anlamına gelir”. Bu “iktidar alanlarını boşaltmak” önerisine dikkat edelim; yazarların Çokluk’ta “eskiyen” yöntem ve araçları uzun uzun eleştirdikten sonra işledikleri temel konu budur. Onlara göre, “Ağ mücadelesi, yine postfordist üretim gibi, disipline yaslanmaz: Asli değerleri yaratıcılık, iletişim ve de öz-örgütlülük temelinde işbirliğidir. Bu yeni güç tipi, elbette, askeri gücün her zaman yaptığı gibi düşmana direnir ve saldırır ama odak noktası giderek içeriye, örgütün içinde yeni öznellikler ve yeni genişleyici yaşam biçimleri üretmeye kayar. Artık ‘halk’ temel teşkil etmez ve artık hedef, egemen devlet yapısının iktidarını almak değildir. Gerilla yapısının demokratik öğeleri, ağ biçimi altında daha da geliştirilir ve örgüt bir araç olmaktan çıkıp kendi başına amaç haline gelir”. Kısacası Hardt ve Negri, “iktidarı almaya” ve bu amaçla “disiplinli bir araç oluşturmaya” karşıdırlar, çünkü bu çağ bitmiştir.
Peki bu “yepyeni bir toplumsal-politik özne” olarak nitelenen Çokluk nedir? Hardt ve Negri’nin bu kavramı açıklarken vurguladıkları temel bileşen “maddi olmayan emek”tir, yani “bilgi, enformasyon, iletişim, ilişkiler veya duygusal ifade gibi maddi olmayan ürünler üreten emek”. “Bizim asıl iddiamız” derler, “maddi olmayan emeğin nitel açıdan hegemonik olduğu ve diğer emek biçimlerine ve bizzat topluma bir eğilim dayattığı”. Hardt ve Negri’ye göre, geçmişte nasıl endüstriyel emek diğer emek biçimleri üzerinde hegemonik idiyse, bugün de “maddi olmayan emek” diğerleri üzerinde hegemoniktir. Dolayısıyla artık “sanayi proletaryasının toplumsal dönüşümün öznesi” olduğundan söz edilemez.
Hardt ve Negri’ye göre “sömürü”nün de biçimi değişmiştir: “Maddi olmayan emeğin hegemonyasında sömürünün, artık asıl olarak bireysel ya da kolektif emek zamanıyla ölçülen bir değere el koyma şeklinde gerçekleşmediğini; daha çok müşterek emekle üretilen ve toplumsal ağlarda dolaştıkça daha da ortak hale gelen değerin gaspı biçimine büründüğünü” savunurlar. Onlara göre, “Üretken işbirliğinin temel yapıları, artık kapitalist tarafından ve emeği örgütleme amacıyla yaratılmıyor, bizzat emeğin üretken enerjilerinin içinden doğuyor. Maddi olmayan emeğin kilit özelliği de bu: İletişimi, toplumsal ilişkileri ve işbirliğini üretmek.” (Bu iddiaya dikkat! Çünkü kapitalizmin ortadan kalktığı anlamına bile gelebilir!)
Hardt ve Negri’nin Çokluk’u, sadece “hegemonik” maddi olmayan emekten ve maddi (endüstriyel) emekten ibaret değil elbette. Bir de “yoksullar, işsizler, ücretsiz işçiler, evsizler, göçmenler, ev kadınları vb.” var. Fakat yazarlar bu kategorileri ele alırken, deyim yerindeyse, sadece “edebiyat” yapıyorlar. Onların, eski sosyalist ve komünistler tarafından “lümpen proletarya” diye nasıl aşağılandıklarından, ahlaki açıdan tehlikeli ve gericiliğe meyilli görüldüklerinden, “endüstriyel yedek ordu mefhumu gibi ayrımların, kadınları, işsizleri ve yoksulları merkezi siyasal konumlardan dışlamaya ve devrimci projeyi asli üretici olarak görülen fabrika işçisi erkeklerin nasırlı ellerine teslim etmeye yaradığından” yakınıyorlar. Oysa bu kesimlerin ne kadar aktif, yaratıcı, zenginlik dolu ve üretken olduğundan, sahip oldukları yaşam güçlerinden, “her göçmenin beraberinde tüm bir dünyayı getirdiğinden”, “kaçış deneyiminin, bir özgürlük arzusu eğilimi olduğundan” söz ediyorlar. Bu sayfalar dolusu “yoksulluk methiyesi”, Hardt ve Negri’ninkiler benzeri tezlerin, “maddi olmayan emeğin” yoğunlaştığı kentli sol örgütlenmelerin yanı sıra, ülkemizin çok farklı bölgelerinde, örneğin kentlerin varoşlarında veya işsizliğin tavana vurduğu Güneydoğu Anadolu gibi yörelerde sol politika yapmaya çalışan örgütlenmeler içinde de yaygınlaşmasının nedenini açıklıyor belki. Aslında birbirlerinden çok farklı gibi görülen bu iki dünyaya, hem maddi olmayan emeğe hem de yoksullar ve işsizlere yönelik olumlu vurgulamanın (ve tabii yanı sıra “çokluk”un endüstri proletaryası kesimine yönelik olumsuzlamanın) nedenini ve bu tezlerin asıl sahiplerini araştırmak hayli ilginç olacaktır. Belki de işin püf noktası burası!
Evet,  varolan bütün paradigmayı dağıtmayı hedefleyen tezlerin özetlenmesi ancak bu kadar “kısa” olabilir. Kaldı ki, kitapların önemli bir bölümünü oluşturan kapitalizm (özel olarak ABD) tarihine (daha doğrusu tarihi yeniden yazma girişimine) ve modernizm/post-modernizm analizlerine henüz hiç değinmedik. İlginç bir noktaya dikkat çekip bu bölümü bitirelim: Hardt ve Negri, Rönesans hümanizmini, özellikle Spinoza’yı ve ABD’nin kuruluşunu yere göğe sığdıramazken; Aydınlanma dönemiyle başlayan, Kıta Avrupası’nın burjuva devrimleri ve sanayi devrimleri ile devam eden süreci ve bu sürecin filozoflarını yerin dibine batırıyorlar (Yazarlar, Aydınlanmayı “karşı-devrim” olarak niteliyor). Neden acaba?
Şimdi günümüzün olgularından ve süreçlerinden yola çıkarak bazı sorular formüle etmeye ve ön düşünceler oluşturmaya çalışalım. Bunlar hem Hardt ve Negri’nin kitaplarında yanıtlarını bulamadığımız sorular olacak hem de onların tezleriyle tartışan sorular. Böylece önümüzdeki sayılarda hazırlayacağımız makalelerin ve dosyaların temelini de atmış olacağız.
Sorular, ön düşünceler
Öncelikle vurgulanması gereken nokta, 15-20 yıl öncesinin dünyasında yaşamadığımızdır. İki çok önemli değişiklik oldu: Birincisi, Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Bloku’nun dağılması ve Çin’in kapitalist yola girmesiyle birlikte büyük sosyalizm coğrafyaları ortadan kalktı. Bu gelişme dünyadaki bütün politik dengeleri altüst etti, bütün güçleri yeniden konumlanma zorunda bıraktı ve sadece politik alanda değil, ideolojik, kültürel bütün alanlarda köklü yansımaları oldu.
İkincisi ise, özellikle iletişim-bilişim teknolojilerindeki büyük atılımdır. Örneğin ülkemizde televizyonun 35, özel televizyonculuğun 20, kişisel bilgisayarın 15, internetin 10, cep telefonlarının ise sadece 7-8 yıllık bir geçmişi vardır. Bu araçların yaygınlaşmaları ve hayatımızın her alanını belirlemeleri ise son 5 yılın olgusudur. Bugün onlarsız bir yaşam düşünemiyoruz. İletişim ve bilişim alanlarındaki bu patlama, onlarca yan sektörü ile birlikte yeni bir piyasa yarattı; yeni tür bir burjuvazi ve tabii yeni tür bir emekçi kesimi ortaya çıktı. Bu sektörlerdeki üretim ilişkileri (gerek sermaye, gerekse emek açısından), zaman ve mekân düzenlemeleri, geleneksel sektörlere göre farklılıklar taşır. Dahası bu alanlarda hızla palazlanan burjuvazinin sisteme girişi ve giderek ağırlığını hissettirmesi, sistemin genel yapısında da değişikliklere ve yeni sentezlerin doğmasına yol açtı. Olguya emek açısından yaklaştığımızda da, yeni ve esas olarak kafa emeğine dayalı bir emekçi kesiminin devreye girdiğini ve bunun bütün bir emek dünyasının yapısında da yeni sentezlere yol açtığını görebiliriz. Bu gelişmenin de ideolojik, politik, kültürel, düşünsel vb. alanlarda yansımaları vardır.
Burada küçük bir parantez açalım: Günlük yaşamımıza derinlemesine girdiği için iletişim ve bilişim alanlarından söz ediyoruz. Oysa gen teknolojisi ve hatta nano-teknoloji de kapıdadır. Ve bu ikisinin yukarıda saydığımız bütün alanlardaki etkileri iletişim-bilişim sektörlerinin etkilerinden kat kat fazla olacaktır; ön belirtilerini şimdiden görebiliyoruz. 15 yıl sonra çok daha farklı bir dünyada yaşıyor olabiliriz, çünkü genetik teknolojinin çalışma alanı bizzat canlılıktır ve tabii bizim de bedenlerimizdir.
Kısacası, 15 yıl öncesinden çok daha farklı bir dünyada yaşıyoruz. Yukarıda özetlediğimiz iki büyük gelişmeyi dikkate almadan oluşturulacak ideolojik, politik, kültürel ve örgütsel analizler ve stratejiler ölü doğmaya mahkûmdur. Pratik gelişmiş ve değişmiştir, dolayısıyla teori de gelişmeli ve değişmelidir. Konumuz bağlamında sorun şudur: Bu iki büyük gelişme, dünyayı ve hâkim sistemin yapısını ne kadar ve hangi yönde değiştirmiştir; dolayısıyla muhalefet de ne yönde ve ölçüde değişmelidir? Kapitalist-emperyalist sistemin temel çelişkileri bir şekilde çözülmüş ve başka bir sistem mi oluşmuştur? Hardt ve Negri’nin iddiası hemen hemen budur. O halde sorularımızı formüle etmeye ve olguları sıralamaya temelden başlayalım.
Ezen-ezilen çelişkisi; Irak, Venezuella
Emperyalist sistemin analizi, temel bir kutuplaşmaya dayanır: Bir kutupta, kapitalist gelişimlerini tamamlamış irili ufaklı emperyalist ülkeler (ezenler), diğer kutupta kapitalist gelişimlerini kendi iç dinamikleriyle tamamlama fırsatı bulamamış ezilen ülkeler. Elbette, tek tek bütün ülkelerin içinde emek-sermaye çelişkisi yaşanır ve bu kapitalizmi tarif eder; ama emperyalizmle birlikte bu tek tek çelişmelerin yanı sıra bir de bu (dünya çapında emek-sermaye çelişmesi de diyebileceğimiz) ezen-ezilen çelişmesi ortaya çıkmış, dünya çapında bir emperyalist zincir oluşmuştur. Ülke bazındaki emek-sermaye çelişmesi, bu dünya çapındaki emek-sermaye çelişmesine bağlanmıştır. Sosyalizm atılımlarının da anti-emperyalist olma gerekliliği bu çelişmeden kaynaklanır. Sovyet Devrimi Rus Çarı’nı devirmekle yetinemedi, emperyalistler tarafından örgütlenen Beyaz Orduyu ve Hitler faşizmini de dize getirerek yaşayabildi. Çin Devrimi de Çan Kay Şek’i ve Çinli toprak ağalarını alt etmekle yetinemedi, Japon ve Amerikan müdahalesini de göğüsleyerek başarılabildi. 20. yüzyılın sosyalizmi hedefleyen bütün devrimci atılımları böyledir. Hardt ve Negri bu analizin ve stratejinin geçerliliğini yitirdiğini iddia ediyorlar. Onlara göre emperyalizm ve anti-emperyalizm bitmiştir, küresel bir İmparatorluk ile küresel bir Çokluk vardır; artık “dışarısı” diye bir kavram kalmamıştır. Oysa ezen-ezilen kutuplaşmasına dayalı emperyalizm paradigması, bir “dışarısı”nın olduğu, temel mücadelenin de şu veya bu düzeyde “içeri almak” ile şu veya bu düzeyde “dışarı çıkmak (kopmak)” arasında olduğu ön kabulüne dayanır. Hangisi doğru? Yanıtı bulmak için araştırma yapabileceğimiz bugünün dünyasında öne çıkmış iki laboratuvar var: Irak ve Latin Amerika. Irak’ta bir işgal ve işgale karşı giderek genişleyen bir direniş var. Hem de öyle bir direniş ki, yansımaları sadece Ortadoğu’da değil, Avrupa ve ABD’de bile gözüküyor. Kapitalist metropollerde milyonları meydanlara toplayan mitingler, Irak’ta bir direniş olmasa gerçekleşebilir miydi? Latin Amerika’da ise Brezilya’da Lula ve Venezuella’da Chavez ile başlayan ve bütün Güney Amerika kıtasına yayılma eğilimi gösteren bir anti-Amerikan dalga var. Temel talepleri Amerikan hegemonyasını şu veya bu ölçüde kırmak. Örneğin, Bağdat’ta Saddam’ın heykelinin yıkılmasından bir süre sonra, Chavez’in Venezuella’da Colombus’un heykelini yıkması inanılmaz radikal bir çıkış, en az 500 yıllık bir kökü var. “Kahrolsun tarihiniz!” gibi bir şey. Şimdi sadece bu iki laboratuvara baktığımızda hangi paradigma olguları daha iyi açıklayabiliyor? Emperyalizm/anti-emperyalizm paradigması mı, İmparatorluk/Çokluk paradigması mı? Dışarısı diye bir şeyin kalmadığını savlayan paradigma mı, içeri alma ile dışarı çıkma (kopma) arasındaki mücadeleye dayanan paradigma mı? Tabii ki savaşların yapısı, başlatılmasının ve sürdürülmesinin biçimi çok değişti, direnişlerin de… Silahlar da değişti; eskiden ne akıllı bombalar vardı ne de canlı bombalar. Bütün bunlar analiz edilmeli. Ama temeldeki paradigma değişti mi? Birinci sorumuz bu.
Emperyalistler arası çelişkiler bitti mi? Çin’de ne oluyor?
Hardt ve Negri’nin bir diğer iddiası da, “Bir zamanlar tanık olduğumuz birkaç emperyalist güç arasındaki çatışma ya da rekabetin yerini tek bir iktidar fikrinin aldığı”, yani emperyalistler arası çatışma ve savaşların da bittiği. Bilindiği gibi emperyalizm paradigması, emperyalistler ve emperyalist odaklar arasındaki, savaşlara kadar varabilecek çelişmelerin varlığını temel çelişmelerden biri olarak kabul eder. Elbette burada, koca bir sistemin bütününü; ABD, AB, AB içinde İngiltere ile Fransa-Almanya, Japonya, Rusya gibi odakları; bu odakların çeşitli olaylardaki çıkarlarının yönünü tahlil edecek değiliz; o bambaşka bir yazı konusu. Yine öne çıkan bir olguya dikkat çekerek bir soru formüle edeceğiz: Çin olgusu. Aslında soruyu ABD-AB veya ABD-Rusya ilişkilerine değinerek formüle etmek çok daha basit olurdu, çünkü Çin daha karmaşık ve çok boyutlu bir olay. Ama Çin’i tahlil etmek, geleceğe uzanabilmek için çok daha verimli açılımlar sağlayabilir. Dünyanın geleceği açısından belki de en önemli soru şudur: Çin’de ne oluyor? Çin 1,3 milyarlık bir ülke, dünya nüfusunun beşte birinden fazla. Etki alanlarını da (Asya kaplanları, Endonezya, Pakistan, Hindistan, Orta Asya Cumhuriyetleri, hatta Japonya) hesaba katarsak, dünya nüfusunun neredeyse yarısı. Ayrıca bir kıta ülkesi, son derece geniş bir coğrafya. Çin, belki de binlerce yıllık uygarlık tarihinde ilk kez günümüzde bütün ağırlığıyla küresel arenaya giriyor. Ne olacak? Çin, “İmparatorluk”a paşa paşa dahil mi olacak, yoksa imparatorluğun köküne kibrit suyu ekmenin bir dinamiği mi oluşacak? ABD ve AB, Çin’in sahneye girişine nasıl bir tepki verecek? Hele hele Çin-Rusya yakınlaşması daha da somutlaşırsa, Batı ne yapacak? Çin sisteme, parçalanarak, yutularak dahil olmuyor; deyim yerindeyse “kendisi için” bir güç odağı olarak geliyor. Son derece geniş ve iştah kabartan bir pazar, ama o pazarın kapısında muhafızlar bekliyor. Onların izin verdiği kadar, yani işlerine geldiği kadar girebilirsiniz. Üstelik sosyalist bir geçmişi de var, her an o geçmişi anımsatabilecek güçler de devreye girebilir. Şu anda Çin ile Batı arasında “cicim ayları” yaşanıyor, iki taraf da acele etmiyor. Çin müthiş bir hızla gelişiyor; Batı da bu gelişmeden pay alıyor, buna muhtaç; dolayısıyla şimdilik fazla çatışmıyorlar, çatışmamaya özen gösteriyorlar. Ama ABD’nin Afganistan, Irak ve olası İran atakları, acaba çok daha geniş bir stratejinin (Çin’i sınırlama stratejisinin) adımları olmasın? Sınırlasan yarma harekâtına girişebilir, sınırlamasan ortada İmparatorluk falan kalmaz. Kısacası, Çin çapında bir gücün küresel arenaya girmesi, bütün bir sistemi altüst etme ve büyük kargaşalar çıkarma potansiyeline sahiptir. Herhalde Çin ile yaşanacak bir çatışma bir “iç savaş” veya “polisiye bir eylem” olarak değerlendirilemez. Bütün bu sorular o kadar önemli ki; Hardt ve Negri’nin, bu sorulara tek bir satırda dahi yanıt vermeden “emperyalistler arası çelişki bitti, savaşlar bitti” diyebilmesi akıl alacak gibi değil. Çin olgusunu hangi paradigma; emperyalizm paradigması mı (burada Çin’i kapitalist veya sosyalist olarak nitelemek fark etmez), yoksa İmparatorluk paradigması mı daha iyi açıklayabilir? İkinci sorumuz da bu. Ve tabii türev sorular: Bir dünya savaşı olasılığı ortadan kalktı mı? Afganistan’da, Irak’ta yaşananlar bir yeni Roma barışının oluşmasının son adımları mı, yoksa belki de dünya çapında yeni bir saflaşma ve savaşın ilk vuruşmaları mı? ABD, AB, Japonya, Rusya, Çin, Hindistan gibi küresel çapta etkili odaklar arasındaki çelişmeler yumuşamaya doğru mu gidiyor, yoksa keskinleşiyor mu?
Roma’nın başında mıyız, sonunda mı?
Hardt ve Negri diyebilirler ki, “Bütün bunlar emperyal sistemin (İmparatorluğun) doğum sancılarıdır, geçici olgulardır, ana süreç bizim dediğimizdir”. Ama bunu diyebilmeleri için, bütün bu olguları çözümlemeleri gerekir. Aslında bu noktada temel soru şudur (Negri ve Hardt analizlerinde sürekli Roma İmparatorluğu’na gönderme yaptıklarından biz de sorumuzu öyle kuralım): Acaba Roma’nın başında mıyız, yoksa sonunda mı? Negri ve Hardt’ın İmparatorluğu doğum sancıları mı çekiyor, yoksa can mı çekişiyor? Yeni bir sistem mi doğuyor, yoksa yüzlerce yıllık bir sistemin çöküş sürecini mi yaşıyoruz? Bu sorulara yanıt ararken, dünyaya sadece Kuzey’den ve Batı’dan değil, Güney’den ve Doğu’dan, daha doğrusu dünyalı bir bakış açısıyla bakmak gerekir. Lenin, emperyalizmi “kapitalizmin son aşaması” olarak nitelemişti. Olgular neyi gösteriyor? Üçüncü sorumuz da bu.
Ekolojik kriz
Hardt ve Negri’nin analizlerinde “ekolojik kriz” de yok. Oysa bu krize herhangi bir şekilde yanıt veremeyen (çözüm bulamayan) bir sistemin yaşama olanağı yoktur. Hardt ve Negri, “sermayenin önünde dümdüz bir dünya uzanmaktadır” diye yazmış. Her şeyi bir kenara bıraksak bile, ister emperyalizm ister İmparatorluk biçiminde olsun, sermaye sisteminin önünde doğanın sınırları yok mudur? Çinliler ve Hintliler de ABD’liler ve Avrupalılar gibi tüketirlerse, krizin boyutu nereye varır? Küresel ısınmanın, çevre kirliliğinin, ekolojik tahribatın boyutları hangi noktaya ulaşır? Dünya bu ekolojik yıkımı kaldırabilir mi? Hardt-Negri’nin kutsadığı ve analizlerinin temelini teşkil eden kapitalist teknolojik gelişme, büyük çaplı doğal felaketlerin de yolunu açmıyor mu? İnsanlık, türünü devam ettirecekse, sermayeyi, kâr hırsına ve sınırsız rekabete dayalı sistemi dizginlemek, sınırlamak zorunda değil mi? Ulaşılan bu noktadan sonra, sürdürülebilir ve yaşayabilir bir insan uygarlığı modeli, doğaya ve doğal kaynaklara, sınırsızca metalaştırılacak, alınır-satılır hale dönüştürülecek bir depo olarak bakmayı daha ne kadar devam ettirebilir? Yoksa insanlık doğayla uyum içinde yaşayan, ihtiyaçlarını bu uyuma göre düzenleyen bir anlayış mı geliştirmelidir? Yanıtlarını Hardt ve Negri’nin analizlerinde bulamadığımız, dördüncü soru paketimiz de bu.
Yıkıcı sınıflar-yapıcı sınıflar
Hardt ve Negri “Çokluk bir sınıf kavramıdır” diye yazmışlar. Tarihte, şu güne kadar üç “özne sınıf” görüldü: Aristokrasi, burjuvazi ve proletarya. Yani haraçlı toplumlar (köleci, merkezi feodal, feodal), kapitalizm ve sosyalizm. Adı geçen sınıflar, bu sistemlerin (modellerin) sahipleridirler. Bu sınıfların ayırt edici özellikleri “yıkıcı” olmaları değil, “yapıcı (kurucu)” olmalarıdır. Özne sınıf, sadece yıkmaz. Esas olarak yapar. Yapmak için yıkar. O halde bir sınıfın dönüşümün öznesi olup olmadığını tartışırken, esas olarak onun “yıkıcılık potansiyeli” değil “yapıcılık potansiyeli” analiz edilir. Yıkan sınıflar değil, eskiyi aşan yeni bir toplumsal modeli temsil eden sınıflar dönüşümün öznesidirler. Yapıcı sınıf, yıkıcı sınıfları çevresine topladığı zaman dönüşüm gündeme gelebilir ve yeni bir modelin önü açılır. Yapıcılık potansiyelleri olmayan sınıflar, ne kadar dinamik ve yıkıcı olurlarsa olsunlar, kendileri adına değil başkaları adına yıkarlar.
Hardt ve Negri Çokluk’a veya onun hegemonik öğesi maddi olmayan emeğe geleceğin toplumu için rol biçerken, onların yapıcılıklarını analiz etmeliler. Fakat iki kitapta da bunu net olarak göremiyoruz. Daha doğrusu, Hardt ve Negri’ye göre oluşan sistem İmparatorluk’tur. İnsanın aklına ister istemez, Hardt ve Negri’nin Çokluk’unun, İmparatorluk adına mı yıkıcılık yaptığı sorusu geliyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, eski Doğu Bloku ülkelerinde birbiri peşi sıra iktidar değişiklikleri yaşandı (son örnekleri Gürcistan ve Ukrayna). Bu iktidar değişiklikleri görünüşte kitle hareketleri ile gerçekleşti. Bunlar tipik “Çokluk Devrimleri”dir; temel talepleri Hardt ve Negri’nin de esas mesele olarak gördükleri “demokrasi”dir. Sonuçta bu ülkeler demokratik yapılara mı dönüştü, yoksa işbirlikçi iktidarların öncülüğünde kapitalist sisteme (İmparatorluk’a) dahil mi edildiler? Çokluk Toplumları mı oluştu, yoksa İmparatorluk Eyaletleri mi? Hardt ve Negri’nin büyük değer biçtiği “sürü zekâsı” (onların terimi), salt yıkıcı bir zekâ değil mi? Zaten Hardt ve Negri de “Çokluğun amacı iktidarı almak değildir” diyerek, bu “yıkıcılıkla yetinme” durumunu teorize etmiyor mu? İktidar, alınmadığı zaman ortadan mı kalkıyor, yoksa “kurucu zekâ”ya sahip bir sınıf (günümüz örneklerinde uluslararası burjuvazi) gelip -çokluğa teşekkürlerini de sunup- ona el mi koyuyor? Türev bir soru, ama önemli: “Demokrasi” kavramını “iktidar” kavramından kopardığınızda, demokrasiyi elde edebiliyor musunuz? Veya sonuçta kimin demokrasisi kuruluyor? Eski Doğu Bloku ülkelerinin son 15 yıllık süreçlerini analiz ettiğimizde, hangi paradigmanın geçerli olduğunu görüyoruz? Hardt ve Negri’nin önerdiği paradigmanın mı, yoksa klasik sosyalist paradigmanın mı?
“Maddi olmayan emek”
Hardt ve Negri’nin Çokluk içinde temel rol biçtiği “Maddi olmayan emek” nedir? Maddi olmayan emeğin, kendi alanındaki sermaye ile olan ilişkisi nedir? Başka deyişle, maddi olmayan üretim alanında emek-sermaye çelişkisi kendisini nasıl gösteriyor? Hardt ve Negri’nin iddia ettiği gibi, maddi olmayan üretim, artık kapitalist tarafından ve emeği örgütleme amacıyla yaratılmıyor da, bizzat emeğin üretken enerjilerinin içinden mi doğuyor? Televizyon ve gazetelerin muhabirleri, yazarları, çizerleri, reklam ajanslarının çalışanları, bilgisayar programcıları, grafikerler, teknik elemanlar, eğitim emekçileri, mühendisler… bu konuda ne düşünüyor? Kendi istedikleri haberleri ve programları mı yapıyorlar, kendi istediklerini mi yazıp çiziyorlar, hangi ürünün reklam sloganını bulmak için kafa patlatıyorlar, kendi istediklerini mi öğretiyorlar? Tabii ki her emekçi gibi onların da belli özgürlük alanları var; ama patronları ile çeliştikleri zaman bu özgürlük “emeğini istediği patrona satma özgürlüğü” veya “işsizliği seçme özgürlüğü”ne indirgenmiyor mu hemen? Kapitalizm koşullarında, maddi olmayan üretim alanında, belirleyici, yönlendirici ve denetleyici olan kimdir? Maddi olmayan emeğin ürettiği “iletişim, toplumsal ilişkiler ve işbirliği”, kimin iletişimi, kimin ilişkileri ve işbirliğidir?
Maddi olmayan üretim alanında çok daha acımasız bir sömürü yok mu? Genel emek dünyası içinde, en örgütsüz, en savunmasız kesim maddi olmayan emek üretenler değil mi? Hardt ve Negri, zamana bağlı olmadan çalışmayı kutsuyorlar ama, bu size sanayi devriminin ilk yıllarında köle gibi 18 saat çalıştırılan emekçileri anımsatmıyor mu? Ücret dengesizliğinin en aşırı boyutlara vardığı, dolayısıyla bölünmüşlüğün en acı biçimde yaşandığı alan, maddi olmayan üretim alanı değil mi? Maddi olmayan emeğin bu sömürüye karşı direniş birikimi, henüz 1830’ların “makine kırıcıları” düzeyinde değil mi? Hardt ve Negri, bu nedenle, direniş biçimi olarak ancak “terk ve işyerini boşaltma”yı öneriyor olmasın? SEKA işçileri, Hardt ve Negri’nin önerisini mi uyguluyorlar, yoksa tam tersini mi? Maddi olmayan emeğin, endüstri alanında çalışan sınıf kardeşlerinin muazzam mücadele deneyiminden öğreneceği bir şey yok mu? Kendi alanlarının sermayesi karşısında bazı haklar elde edebilmeleri, ancak bu deneyimle birleşebilmelerine bağlı değil mi? Bu anlamda, emek dünyası içinde ille bir “hegemonik kesim”, “öncü kesim” tespit edilecekse, bu kimdir?
Maddi olmayan üretim alanının emekçilerinin (kafa emekçilerinin) yaşadığı yabancılaşma da, hem alanın özgüllüğü hem de mücadele birikiminin geriliği yüzünden çok daha ağır değil mi? İnsanın kafa emeğini satması ile kol emeğini satması arasında ciddi bir fark vardır, bu yaşanılan yabancılaşmanın ağırlığına da yansır. Otomotiv sektöründe çalışan kol emekçisinin ürettiği ürüne karşı yaşadığı yabancılaşmayla, o otomobilin reklam sloganını bulan kafa emekçisinin ürününe yabancılaşması farklıdır. Birinde nispeten somut bir ihtiyaç üretilmektedir; diğerinde ise yalan! Toplumun otomobile ihtiyacı var, ama otomobil reklamına kimin ihtiyacı var? Toplumun mu, sermayenin mi? Kafa emeği, oluştuğundan beri, patronuna daha yakın bir emek türüdür ve bu yüzden kafa emekçisi bir anlamda sınıfını kendisi seçer; emek-sermaye çelişkisinin ara gücüdür kafa emekçisi. Kafa emeğinin yaygınlaşması ve çeşitlenmesinin tabloyu değiştirdiği söylenebilir. Öyle gözüküyor ki, kafa emekçileri de ayrışıyor; azınlık bir kesim doğrudan sermayenin “adamı” olurken, geniş bir kesim diğer kutba (geleneksel emeğe) yakınlaşıyor. Bütün bunlar ciddi araştırma ve tartışma konuları. Ama konuya emek açısından, emeğin geleceğini oluşturma açısından mı yaklaşacağız, yoksa sermaye açısından mı? Hardt ve Negri, sayfalar boyu neden kol emeğini olumsuzlayarak, “maddi olmayan emeği” göklere çıkarıyorlar? Oysa konuya emek açısından yaklaşan kişi, bu iki emek türünün sentezini oluşturmaya, işbirliğinin teorisini yapmaya uğraşmaz mı? İşte belki de en kritik soru budur.




Kargo Hizmeti
100 TL'ye kadar alışverişlerinizde kargo ücreti 5 TL. 100 TL ve üstü alışverişlerde için kargo ücretsiz...
Bilim ve Gelecek Kitaplığı

BİLİMİN ÖNCÜLERİ BİLİMİN ÖNCÜLERİ
Cemal Yıldırım
Sepete Ekle Tümünü Göster
Eski sayılarımızı alabilirsiniz Tümünü Göster
cilt
Ciltlerimizi edinebilirsiniz 9. cilt çıktı!
Duyurular