Anasayfa > Sayı 70 > Domuz gribi aşıs...
Domuz gribi aşısıyla ilgili yanlışlar ve doğrular
24 Kasım 09 itibarıyla domuz gribinden ölüm sayısı dünyada 7860, ülkemizde 115. Epidemiyoloji uzmanlarının hazırladığı senaryoya göre, aşılama başarıya ulaşamazsa, ülkemizde ölüm sayısı 5000’i bulacak. Ama aşıya ilişkin tartışmalar hepimizin aklını karıştırmaya devam ediyor. Biz de uzmanına sorduk: Aşı olalım mı? Çocuklarımızı aşılatalım mı? Aşı için kobay olarak mı kullanılıyoruz? Amerika’daki aşılarda neden adjuvan yok? Aşının içeriğinde cıvanın ne işi var, toksik etki yaratmaz mı? Aşının yaratabileceği tahribat, domuz gribinin yaratacağından daha mı fazla?Yan etkileri neler?Domuz gribine yakalanırsak, ne yapalım?..

Haluk Eraksoy
[Tüm yazıları]

“Domuz gribi aşısı olmayacağım” virüsü, ülkemizde neredeyse domuz gribi virüsünün kendisi kadar hızlı yayılıyor. Sorumlulukla konuşması beklenen yetkililerin olur olmaz açıklamaları sıradan insanı etkilerken; internet sitelerinde, e-posta gruplarında dönen dosyalar, haberler, aydın insanları vuruyor. Giderek yapay ürünlerle dolan, doğal olandan uzaklaşan yaşamımız, bundan doğan doğal olana özlem ve kaçış arzumuz, bu özlemden yararlanarak pazarlanan doğal sağlık reçeteleri, endüstriyel olan her şey “tu kakadır” önyargımız, ilaç şirketlerinin ilacı daha fazla tükettirilmesi gereken bir mal olarak gören pazarlama anlayışlarına tepkimiz, ilaç suiistimallerinin körüklediği ilaç karşıtlığımız, güvenemediğimiz sağlık sistemimiz…Bütün bunlardan beslenen bir kültürel iklimde, hele de “yan etkilerinden, toksik etkisinden” dem vuruldu mu; neredeyse, domuz gribi virüsünün kendisinden korunmaktan daha önemli hale geliyor aşısından korunmak.
Biz medyada, sohbetlerde, e-posta gruplarında tartışaduralım; domuz gribi virüsü bizi yaya bırakıyor. 24 Kasım itibarıyla, Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi’nin (ECDC) açıkladığı ölüm sayısı dünya üzerinde 7860. Ülkemizde ise 115. Sağlık Bakanlığı’nın salgın istatistiği uzmanlara hazırlattığı senaryoda, aşılama başarıya ulaşamazsa ülkemizde ölüm sayısının 5000’e ulaşabileceğinden söz ediliyor. Biz de konunun birinci elden uzmanı, İstanbul Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Haluk Eraksoy’a kamuoyunda tartışılan ve aklımıza takılan soruları sorduk. Kendisine teşekkür ediyoruz.

Dikkat pandemi var: Domuz gribi
Domuz gribi mevsimsel gripten daha mı hızlı yayılıyor, daha mı bulaşıcı, daha çok insanı mı hasta etmesi bekleniyor?
Evet, çünkü bu bir pandemi. Mevsimsel grip pandemi yapmaz. Pandemiler dünya yüzeyinde 10-40 yılda bir görülen olaylardır. Muhtemelen, en erken on yıl sonra tekrar bir pandemi tehdidiyle karşılaşacak gezegenimiz. Pandemi denince ilk akla gelen, 1918’de İspanyol gribi salgınıdır; çok kişinin ölümüne yol açmıştır. Domuz gribi virüsü hafif bir hastalığa yol açabiliyor; bu izlenim yaygın; ama bu pandemi olmadığı anlamına gelmez. Herkesin bundan bir şekilde etkilenmesi söz konusu. O kadar çok insan hastalığa yakalanacak ki, bunun içinde belli bir oranda kişi de ağır hastalanacak.
Salgının epey önce başladığı ve birçoğumuzun farkında bile olmadan hastalığı atlattığı, aşının geç kaldığı gibi bir görüş var.
Birçoğumuz diyemeyiz, ama bir bölümümüz hastalandık. 70 milyonluk nüfusumuzun belki 1 milyonu hastalanmıştır. Ama “Ben geçirdim nasıl olsa hafif biçimde” diye bir iyimserliğe kapılmamalı, çünkü geçirilenin gerçekten domuz gribi olduğunu bilmiyoruz. Şimdilerde “Grip olan herkes domuz gribi olmuştur” diye genelliyoruz ama, küçük bir oranda da olsa, öbür grip virüsleriyle hastalananlar da var. Kişiler risk gruplarındaysa, bu hastalığı geçirdiklerine hükmetmesinler, iyimser olmasınlar, aşı olma yönünde düşünsünler.
Domuz gribi salgınının ne kadar süreceği öngörülüyor; üç yıl, on yıl?..
O kadar sürmez; sonuçta büyük çaba gösteriliyor dizginlemek için. Herkes virüsü bir şekilde alacak; şüpheniz olmasın. Dolayısıyla domuz gribine karşı ya aşılanarak bağışık kılınacaklar ya da hastalığı geçirerek, ya da hastalığa yenik düşecekler. Uzun süre devam edecek bir pandemi düşünmeyin, çünkü yayılması kolay bir enfeksiyon hastalığı. Bakın, ülkemize girdi ve yıldırım hızıyla yayılıyor. İyimser bir tahminle, eğer aşılanması gereken insanlar aşılanır, hastalanması beklenenler hastalanırsa, domuz gribi virüsü bu kış frenlenebilir, yaz aylarına sarkmadan dünya üzerindeki etkinliği sonlandırılabilir ya da bir dahaki kış da etkinliğini sürdürebilir.
Yayılması neden kolay? Bağışık olmadığımız için mi, toplumsal yaşam yayılmasına uygun olduğu için mi?
Bağışık olmadığımız için, ama ayrıca virüsün insandan insana bulaşmasının çok kolay olduğunu da gösteriyor yayılma hızı. Örneğin kuş gribi kuşlardan insana bulaşmıyor kolay kolay. Belli sayıda insana bulaştı; ya kolay bulaşırsa diye korktuk, olmadı; insandan insana bulaşma özelliği kazanmadı. Domuz gribi virüsü farklı, bütün insanlığı etkilemesi bekleniyor. “Etkilesin, hafif bir hastalık yapıyor, hastalananlar atlatacak nasılsa” diye bir iyimserlik içine giriyoruz. Ben bu iyimserliğe sahip değilim, aşılanarak korunmayı tercih ettim. Başkaları için düşündüğümde, hafif geçirsinler diye temenni edebiliyorum, ama virüs ya ağır hastalık yapma özelliği kazanırsa diye de korkuyorum.
Çok yatkın olduğumuz, “Bize bir şey olmaz” zihniyeti hüküm sürüyor bu konuda...
Galiba öyle. Sorumluluk mevkiinde olan ve “Yetkililere sorun, Sağlık Bakanlığı bilir” demesi gereken kişiler de konuşuyor. Sonuçta bu bir uzmanlık işi. Kim bilgiliyse, kim otoriteyse ona kulak vermeliyiz. “Olmayacağım, yan etkisi varmış”; mışla hareket ediliyor toplumda. Ne yazık ki basın da bu olay horoz dövüşüne dönüşsün istiyor, raiting kaygısıyla. Herkes eşit söz hakkına sahip oluyor. Televizyona çıktığınız zaman, o da siz de 5 dakika konuşuyorsunuz. Ama siz aşı lehinde olan çok büyük bir kitlenin sözcüsüsünüz, yüzde 99’u bu camianın sizin görüşünüzü taşıyor; ama yüzde 1’lik kişi sizinle aynı oranda toplumu etkileme hakkına sahip oluyor. Tamam seçim propagandasında bunlar olması gereken şeyler, demokrasinin gereği. Ama sağlıkla ilgili bir meselenin demokrasiyle ne ilgisi var, demokratik bir şekilde ölme, hastalanma hakkımızı mı kullanacağız? Bir de konuşanlar, bir kitle örgütü adına, bir uzmanlık derneği adına konuşmuyorlar ki... “Şu uzmanlık derneği aşıya karşı, aşının yan etkilerine dikkat çekti” diye duydunuz mu?
Pandemiyi sonlandırmak zorundayız. Bunun için elimizde bir olanak var, aşı; bunu kullanmak durumundayız. Hafife alıp, dudak büküp bu olayı hakkıyla yönetemezsek, büyük hata yapmış oluruz. İnsanlık bunca deneyiminden sonra böyle bir hata yapmamalı.

Aşının kobayı mı olacağız?
Olmayalım diyenlerin gerekçelerinden biri, “Yeterince insanda denenmedi; ülkemizde birdenbire milyonlarca insana uygulanması sakıncalı değil mi, kobay mı olacağız?” fikri...
Evet, üç gerekçe var ileri sürülen. Biri bu, ikincisi adjuvan denilen katkı maddesi, üçüncüsü de cıva bileşiği içermesi. Bu itirazları bilim çevreleri tartışmıyor aslında.
Sorunuzdan başlayalım. İnsana gerek hastalığın tedavisi, gerek hastalıktan korunma amacıyla uygulanan her yeni ürün, elbette ihtiyatla karşılanmalıdır. Bilim çevreleri bu konuda kılı kırk yarar. Her yeni ürüne uygulanan bir mevzuat vardır, aşağı yukarı her ülkede de bu kurallar geçerlidir.
Her yıl olduğumuz mevsimsel grip aşıları da, yeni bir aşıdır. Sınırlı sayıda gönüllüde denenerek geniş kitlelerde uygulanmaya elverişli hale gelir. Yoksa “Çok sayıda insan aşılansın, sonuçları görelim” derseniz, siz beklerken aşının geçerliliği ortadan kalkar.
Hele bir Faz 4 çalışması yapılmamış sözü edilmiyor mu, büyük bir cehalet örneği. Faz 4 çalışması zaten ilaç piyasaya çıktıktan sonra başlar; ilacın izi sürülür, takip edilir. Hesapta olmayan bir aksaklık var mı, yan etki bildirimleri nasıl gidiyor diye kayıtlar tutulur. Gerekirse ilaç toplatılır ve aşı durdurulur. Şimdi Faz 4 sürüyor. Aşıya yönelik bir olumsuzluk işareti, sabıka kaydı olmadı. Dolayısıyla “Faz 4 çalışması yapılmamış, hele bir yapılsın, sonra yurttaşlarımıza uygulayalım” demek, aslında “Yurttaşlarımız aşıyı olmasın, birer birer hastalansınlar” demek oluyor. Mevsimsel grip aşısı da yeni; ona yönelik olarak “Bu aşı yenidir, halkımız kobay olarak kullanılıyor” deniyor mu; denmiyor. Aslında itiraz noktası olabilecek bir şey var, ama onu söylemiyorlar; “Grip aşıları eskiden adjuvanlı hazırlanmıyordu ki, ama bu aşı adjuvanlı” deseler, onu ayrıca tartışırız.
Domuz gribi aşısında gereken bütün prosedür uygulanmış durumda mı?
Evet, uygulanmış durumda. DSÖ, geçtiğimiz günlerde, bugüne kadar 65 milyon insanda domuz gribi aşısının uygulandığını ve kaydadeğer bir yan etkiye rastlanmadığını açıkladı. Zaten şu anda aşıyla ilgili en az 300 bin kişide edinilmiş bir ülke deneyimimiz de var. Yaklaşık bir aydır uygulanıyor ve akut olarak ortaya çıkması beklenecek etkiler kimsede çıkmadı.
Birçok haber dolaştı basında, felç olan bir hemşireden söz edildi...
O hemşire işinin başında. Görmedim hemşireyi, kefil olamam, ama mütemadiyen Sağlık Bakanlığı yetkilileriyle temas ediyoruz; “Böyle bir şey var mı?” diye soruyoruz. Olmadığını söylüyorlar, benim de olmadığına ilişkin kanaatim kesin, çünkü sakat kalmış, felç olmuş bir vaka saklanabilir mi, yarın bir gün ortaya çıkmaz mı?
Kanada’da 170 bin küsur aşının toplatılması hakkında ne diyorsunuz?..

Hangi ülkelerde aşılama ülkemizdeki gibi bir kampanya biçiminde sürdürülüyor?
Bütün Avrupa ülkelerinde yürütülüyor. Aşılama yapmakta tereddüt eden ülke yok. Biz ilk başlayan ülke de olmadık aslında. Fransa, Almanya, İngiltere Ekim’den beri aşılama yapıyor. Tüm ülkeler bu salgını en az kayıpla atlatmak istiyor ve ona göre planını yapıyor.

Amerika’da uygulanan aşılarda neden adjuvan yok?
Neden mevsimsel grip aşıları adjuvansız hazırlandığı halde, domuz gribi aşısına adjuvan eklenmiş?
Mevsimsel grip aşıları genellikle adjuvansız hazırlanır, çünkü antijin üretiminin adjuvan katmayı gerektirecek kadar yetersiz olduğu bir süreç hiçbir zaman yaşanmaz. Adjuvan, antijenin kıt olduğu, yeterli kadar üretilemediği, çok doz aşının gerekli olduğu koşullarda aşının bileşimine katılır; ki antijenden tasarruf edilebilsin. Bu nedenle mevsimsel grip aşılarına adjuvan katılmaz, çünkü adjuvanın da bir maliyeti vardır; antijen daha ucuzsa, bir antijen koyacağına, dört antijen koyar, adjuvandan tasarruf etmiş olur. Şimdi tersi bir durum var, aşı üreticileri böyle bir ihtiyaç içerisinde adjuvan katarak çok doz aşı üretmeye çalışıyor. Adjuvanın katılması bir olumsuzluk yaratmıyor, tersine olumlu bir sonuç yaratıyor. Oluşturmayı beklediğiniz bağışık yanıt, yani o antijenin immünojenitesi, kat kat artıyor. Adjuvan grip aşısı için olağan bir uygulama değildir ama, başka aşıların bileşimine hep katılagelmiş bir maddedir.
Çocukların olduğu başka aşılarda var mı adjuvan?
Çocukların olduğu pek çok aşının içerisinde var. En bilinenini söyleyeyim, hepatit aşısı. Ülkemizde uygulanmayan bir grip aşısının bileşiminde de adjuvan vardır, 40 milyon kişi bu aşıyı olmuştur, adjuvana atfedilebilecek bir olumsuzluk görülmemiştir.
Peki adjuvanla ilgili bu kuşkular nereden kaynaklanıyor?
İçine bir katkı maddesi konulması insanın aklını karıştırabilir, ama bu olumlu bir işlev için yapılıyor. Peki bu olumlu müdahaleyi insanlar niye eleştiriyor ya da bundan niye korkuyorlar? Kaynağı Körfez Savaşı’na gidiyor. 1991’de Körfez Savaşı’na katılan askerlere zorunlu olarak şarbon aşısı yapıldı. Biyoterörizmle ilintili olarak şarbon basilleri bulaştırılmış mektuplar kamuoyunun gündeminde yer tutunca, Saddam’ın da biyolojik savaş aracı olarak şarbonu Amerikan askerlerine karşı kullanabileceği, tırnak içinde söylüyorum, “hurafesi” dolaştığı için, Amerika askerlerini alelacele hazırlattığı şarbon aşılarını olmaya mecbur tuttu. Askerler itiraz etti, çünkü reaksiyonları olan bir aşı. Normalde insanlara uygulanan bir aşı değildir; şarbon basili hayvanlar arasında yayılarak ciddi ekonomik kayıplara yol açtığı için, hayvanlara uygulanır. İnsanlar için çok özel durumlarda düşünülebilir, laboratuvarda şarbonla çalışanlar, belli veterinerlik hizmetlerini gören, şarbona maruz kalma ihtimali yüksek kişilerin aşılanmaları gerekir. Sonuçta aşı Amerikan askerlerine kitlesel olarak uygulanmıştır. Aşıyla ilgili yan etkiler de ispatlanamamıştır. Fakat Körfez Savaşı’na katılan askerlerde ülkelerine döndükten sonra birtakım açıklanamayan nörolojik bulgular saptandı. Konsantrasyon güçlükleri, stres bozuklukları, yürüme güçlükleri… Bunların pek çoğu savaşa katılmış askerlerde görülebilecek türden, depresyonla da açıklanabilecek bulgulardı.
O sırada ortaya atılan hipotezlerden biri, bu tablodan, şarbon aşısının bileşiminde bulunan bir maddenin sorumlu olabileceğiydi. Nedir o madde? Skalen. Bu vücudumuzda, hücre zarlarında bulunan, kolesterol dediğimiz molekülün bir öncülü, birtakım metabolik süreçler sonunda kolesterole dönüşüyor. Fizyolojik bir molekül. Ama aşı için kullanılan skalen, köpekbalıklarının veya birtakım deniz canlıların yağından hazırlanıyor. Başka ilaçların bileşiminde de bulunuyor. İngilizcesiyle Gulf War İlness (GWI) ya da Gulf War Sendrom, Körfez Savaşı Hastalığı veya Körfez Savaşı Sendromu denen bu tablodan skalenin sorumlu olabileceği hipotezi ortaya atılınca, sonradan hiçbiri doğrulanamayan birtakım önveriler de bulmuş kimileri. Amerika’da bu bir şekilde kamuoyunun gündeminde kaldı. Amerika’nın ilaç ve kimi besinlere ruhsat veren sağlık örgütü FDA (Food and Drug Administration) de aşı hazırlama mevzuatına, “Yeterli güvenlik kaydı sağlanana kadar, skalen aşılara kesinlikle konulamaz” diye yorumlanabilecek bir hüküm koydu.
Amerika’nın mevzuatı çok katıdır, bir kural konuldu mu, onun aksini ispatlayacak çok ciddi insan çalışmaları yapılmadıkça, değişmez. O gün bugündür, mevzuatın izin vermemesi yüzünden, adjuvansız aşı uygulama mecburiyeti var Amerika’da. Amerika kaynakları açısından bize göre daha şanslı olabilir, antijenden tasarruf etmeyi diğer ülkeler gibi hesaplamayabilir. Şu anda Amerika’da uygulanan aşı aynı aşı, tek farkı içinde adjuvan olmamasıdır.
Amerika’da ruhsat alamamış bizim branşımızda 4-5 tane ilaç vardır, Türkiye’de kullanılır. Başka branşların ilgi alanlarına giren, Amerika’da olmayan ama Avrupa ve Türkiye’de kullanılan muhtemelen başka ürünler de vardır. Gene birtakım antibiyotikler vardır, ülkemizde yaşam kurtarıcı olarak her gün onlarca-yüzlerce hastada kullanırız; Amerika’da ruhsat alamamıştır, kullanılmaz. Ben bu ilaçları yüceltmek ya da Amerikalıları batırmak için konuşmuyorum. Mevzuat farklı, onu anlatmak istiyorum. Bazı meslektaşlarım, yazı kaleme alırken, yoğun bir biçimde yararlandıkları Amerikan kaynaklarında olmadığı için, bu ilaçlardan söz etmeyi unuturlar. Ben de onlara gülümserim zaman zaman, “Yahu bizde bu da var, niye yazmamış” diye. Bunun da ayrı bir psikoloji olduğunu düşünüyorum. Özetle Amerika’da olmayan bir şeyin Türkiye’de olmasını sorgulayalım, kuşkuyla yaklaşalım. Bunu bilim çevreleri kendi içlerinde tartışsınlar, ki tartıştılar zaten. İlaç firmalarıyla da bu tartışılsın, ki onlarla da tartışılıyor.
Şu anda adjuvansız aşılar daha mı pahalı?
E tabii, içine daha çok antijen koymak zorundasınız. Şimdi ihtiyaç fazla, antijen kıt, talep karşılanamıyor, bollaştığı zaman tersi olacak; ithal ettiğimiz aşılar da adjuvansız olacak belki, o daha ucuz olacağı için.
Adjuvan tartışmasına dönersek, Körfez Savaşı sonrasında askerlerde açıklanamayan nörolojik bulguların skalene bağlanmak istendiğini anlatıyordum. İşin ilginç yanı şu, sonradan skalenin bu aşılarda olmadığı anlaşılmış. Bu da ayrı bir mizah konusudur.
Şarbon aşılarında aslında skalen yokmuş, öyle mi?
Hipotez ortaya atıldıktan sonra, aşıların analizleri yapılmış ve anlaşılmış ki, bu aşılarda adjuvan olarak skalen kullanılmamış. Bu bilgi DSÖ’nün sitesinde var, skalen diye aratarak bulabilirsiniz. Yani, 2003-2004’de bu tartışma bitmiş, sitenin bu bilgiyi içeren bölümü güncellenmiyor bile. Adjuvan olayının perde arkası budur. Birileri de, kendilerine mikrofon tutulduğunda aslında kapanmış defterleri açarak, yersiz kuşku yaratıyor
Adjuvan olarak ne kullanmışlar, alüminyum hidroksit mi?
Muhtemelen. Alüminyum tuzları, aşılar dünya üzerinde ilk kullanılmaya başlandığından beri içeriğinde yer alan maddelerdir ve onlara kimsenin bir suç atfedecek hali yok.

Aşının içeriğinde yer alan cıva toksik değil mi?
Üçünçü gerekçe de cıvanın toksik etkisi...
Ona gelelim. Aşılar iki çeşit hazırlanır. Bir bölümü tek doz aşıdır. Eczaneden kendinize tetanos aşısı alır, yaptırırsınız. Bazı aşılar da çoklu dozda hazırlanır. Bütün dünyada toplu uygulamalarda, okullardaki aşı kampanyalarında, sağlık ocaklarında, çoklu doz aşı kullanılır. Bizde uygulanan domuz gribi aşısı on kişiye yetecek şişeler içerisinde bulunuyor. Aslında 50-100 kişiye yapılabilecek ambalajlar da hazırlanabilir. Bunlar maliyeti düşürür, üretimde ciddi bir tasarruf, avantaj sağlar. Aşı üreticileri de talep sahiplerinin istedikleri fiyatı verebilmek için böyle bir yola giderler. Ama bu arada şişenin içerisine iğneyi mütemadiyen sokup çıkarırken, şişenin içindeki aşıyı bakteriyle kirletme olasılığı vardır. Tek dozluk aşıda bu tehlike yoktur, ama çoklu dozlarda vardır. Bu nedenle çoklu doz aşıların içine neomisin gibi bir antibiyotik ya da cıva bileşikleri gibi antiseptikler konur. Antiseptik madde kimyasal bir maddedir, cıvalı bileşik olarak etilcıva içerir. Özel alkolle cıvanın çözülmesiyle oluşur, cıvanın bir tuzudur. Jenerik adı da tiomersoldür, tiomersol birikici özelliği olan bir cıva bileşiği değildir. Vücutta toplanmaz. Toksik olan cıva bu değildir.
Okuduğum bir metinde, cıva tartışmasıyla ilgili olarak şunu söylüyordu: Bu aşı tek, bilemedin çocuklarda iki doz uygulandığı için bir birikime yol açmaz. Eğer çok doz uygulansa, bir birikimden söz edilebilirdi...
Doğru, içindeki miktar zaten çok düşük, 50 mikrogram. Tekrar söylüyorum, esas birikici olan, vücuttan atılamayan ve toksik etkisi beklenen metilcıvadır. Daha önce benzer uygulamalar söz konusu olmuş aşılar içindeki cıvayla ilgili böyle iddialar ortaya atılmış. Hatta otizme yol açtığı ileri sürülmüş. Otizme nelerin yol açtığını tam olarak bilmiyoruz, pek çok şeyle ilişkilendiriliyor, hipotezlerden biri de cıva. Ama bu kanıtlanmamış bir ilişkidir.
Söz ettiğiniz 50 mikrogramlık miktar, her doz için mi, on dozluk flakon için mi?
Flakon için. Bu miktarda tiamersol başka aşılarda da var. Boğmaca aşısı, polio aşısı…
Yani çocuklara yapılan aşılarda...
Evet, bazı aşılarda daha az olanı var, ama 50 mikrogram olanı da var. Abartmak, şüphelenmek yersiz. Şüphe duymak kötü bir şey değil, ama bu şüphe kanıtlanamadığında mütemadiyen gündeme getirmek, aşılara karşı yersiz bir güvensizliğe yol açıyor. Sıkıntı burada, kanıtlanamamış birtakım iddialar, mütemadiyen önümüze konuyor. Kamuoyu da, hele de iğne batırılarak uygulanan bir işlemin aleyhinde birileri konuştuğu zaman, onlara daha çok sempati duyabiliyor. Psikolojik bir faktör de var gibime geliyor. Henüz olmayan bir sorun, yani henüz yakalanmadığınız bir hastalığın önlenmesi için, üstelik de iğne batırılarak uygulanacak bir işleme sıcak bakamıyorsunuz.

Aşının yan etkileri neler?
Domuz gribi aşısının yan etkileri neler?

Enjeksiyon yerinde ağrı, kızarıklık, şişlik gibi bir hassasiyet olabilir. Kısa sürede geçer.  Başka ne olabilir? Trombositopeni olabilir, kan pulcuklarının sayıca düştüğü tabloya ilerleyebilir. Glomerülonefrit denen bir böbrek iltihabı olabilir. Oluşan yüksek miktardaki antikorların sinir hücrelerine saldırmasıyla oluşan Guillain-Barré sendromu denen tablo olabilir. Fakat bütün bu tablolar grip geçirildiği zaman da olur ve grip geçirilirken görülme oranları aşı ile karşılaştırıldığında daha yüksektir.
Mevsimsel grip aşısıyla domuz gribi aşısının yan etkilerini kıyaslayabilir misiniz?
Bugün için bilinen bir fark yok. Faz 4’teyiz ya, göreceğiz hep birlikte domuz gribi aşısının ne kadar yan etkisi olduğunu. Bakalım koparılan fırtına haklı mıymış, değil miymiş...
Daha önce grip aşısı olmuş ve bu yan etkileri yaşamamış insanlarda, domuz gribi aşısında da bu yan etkilerin olmayacağı söylenebilir mi?
Daha güvenli olacağını söyleyebiliriz. Bütün ilaçlar için böyledir. Hekim olarak sorgulama yaparken “Daha önce penisilin iğnesi oldun mu?” vs. deriz. Daha önce bir reaksiyon olduysa, göz göre göre reaksiyona yol açan ürünü vermeyiz. Olmadıysa daha rahat veririz, görülmeme olasılığı kat kat yükselir. Ama hiçbir zaman sıfıra inmez, çünkü bu bir biyolojik süreçtir.

Yumurta alerjisi olanlar, aşı yaptıramaz
Alerjik bünyeli kişilerin aşıyı yaptırmalarında bir sakınca var mı?
Alerjik bünyeli kişilere aşı yapılmamalıdır diye bir kural yok. “Hangi alerji?” sorusunu sormak gerek. Yumurta alerjisi olanlarda özel bir durum var, çünkü aşı yumurtadan üretiliyor. Biliyorsunuz, virüsler canlı hücrede çoğalır. Bakteriler gibi sentetik, yapay ortamda çoğalmazlar. Tavuk yumurtası diğer virüslerden farklı olarak influenza virüsünün üremesine çok elverişlidir. Yumurta, embriyonlu olmasından dolayı canlı bir varlıktır. Zahmetli hücre kültürleri, doku kültürleri hazırlamaktan daha kolaydır, üretimi yumurtada sürdürmek. Tabii ki aşının içinde yumurta yok, çünkü çok ciddi saflaştırma süreçlerinden geçiyor, sadece virüsün yapıtaşı olan antijen kalıyor. Ama tabii eser miktarda bir yumurta artığı aşıda kalıvermişse, o riske kimse girmiyor. Yumurta alerjisi olanlara grip aşısı yapılmaz diye bir kural yıllardan beri geçerlidir. Bu aşı için de geçerlidir.
Alerjik bünyeli erişkinler, aşı olarak erişkin yaşa ulaşmışlardır. Ve aşı olduklarında herhangi bir reaksiyon geçirip geçirmedikleri deneme-yanılma yöntemiyle test edilmiştir zaten. Dolayısıyla bana sorsaydınız, “Alerjik bünyeliyim aşı olayım mı?” diye, ben de size şunu sorardım, “Daha önce grip aşısı oldunuz mu?” Grip aşısıyla hiçbir reaksiyon geçirmediyseniz, bu aşıyla da geçirmeniz beklenmez. Yani domatese, çileğe alerjinizin olması grip aşısı için herhangi bir risk oluşturmaz. Ama bütün aşılar gibi gidip olmadık bir yerde iğne vurdurmayın, bir sağlık kuruluşunda aşınızı olun. Hani ola ki bir reaksiyon olduğunda müdahale edilebilsin.

Aşının yaratacağı tahribat, domuz gribinin yaratacağı tahribattan daha mı fazla?
Anne-babalarda çok fazla kaygı var. Sanki aşının yan etkilerinin yaratacağı tahribat, domuz gribinin yaratacağı tahribattan daha büyük olacakmış gibi algılanmaya başlandı… Domuz gribinin çocuğumuza bulaşmasını engelleriz, bulaşsa bile, iyi bakar, iyileştiririz; ama aşının yan etkilerinden doğabilecek tehlikenin kucağına çocuğumuzu bile bile atamayız gibi bir hissiyat içindeler…
Anne-babaları anlıyorum; birileri mütemadiyen aleyhinde konuşup duruyor aşının. Sonuçta kendi canı gitsin, ama evladı kurtulsun ister; anne-babalık böyle bir duygudur. Ben onları yanlış yönlendiren uzman olmayan kişilere kusur buluyorum. Daha doğrusu onların da bir kusuru yok, ama sanki otoritelermiş gibi onlara mikrofon tutulması, medyada yer bulmaları, bu olumsuzluğun kaynağı gibime geliyor. Amerika’da da böyle tartışmalar yapılıyor. Bizdeki tartışmaların kaynağı da muhtemelen Amerika. Bu fikirleri benimseyip yayanların referansı da gene oralarda dolaşan rivayetler, tevatürler, internet sitelerinde ya da e-posta gruplarında dolaşan dosyalar.
Şöyle bir kültürel iklim var, özellikle okumuş çevreler bundan etkileniyor: Doğal yaşamdan giderek uzaklaşıyoruz, her şey yapaylaşıyor.  Öyleyse yapay olan her şey kötüdür. İlaçlara karşı da böyle bir önyargı var. İlaç kullanımının suiistimal edilmesiyle de ilintili biraz. Hastalıklar da daha çok bitkisel kökenli reçetelerle çözülmeye çalışılıyor. Aşıyı yaptırmayacağız diyen anne babaların büyük bir bölümü de eğitimli kesim. Söz ettiğiniz tartışmaları internetten izliyor, e-posta gruplarında yayıyorlar.
İlaçlar için bu tutum aslında doğru. Şimdi aşıyı yaptırmayacağız diyen aydınlar bence iki çeşit. Bir bölümü, olumsuz bir şey duydukları anda, hemen onu kabulleniyor. Bu önkabul yer ediyor, o kişi artık kararını vermişler arasına giriyor. Bir bölümü de bu söylenenler yanlış olabilir diye bir kuşku içine giriyor. Makbul olan onların tutumu, o zaman sorgulamaya başlıyorlar, bir ilgili, bir uzman bulmaya çalışıyorlar. Eğer doğru kişiye ulaşırlarsa, yanlış bir karar vermekten kurtuluyorlar.

Aşı olmak, toplumsal bir sorumluluktur
Hekimlerin kitle örgütü Türk Tabipleri Birliği “Aşı olun” çağrısı yaptı ama, hekimler arasında da “Domuz gribine yakalanılsa bile, hafif biçimde atlatacağız, aşı olunmasa da olur” diyenler var...
Sormak lazım o zaman, altta yatan sistemik bir hastalığı olmayanlardan da ölenler oldu. Niye öldüler? Hastalığı hafif geçireceğim diye bir iyimserlik içine giriyorsunuz. İyi de sizden bu hastalığı kaç kişi alıyor, onlar da gerçekten hafif mi geçiriyor? Hadi diyelim onlar da hafif geçiriyor, onlardan bu hastalığı alacak kişilerin hafif geçireceğini nereden biliyorsunuz? Sadece siz hasta olmuyorsunuz ki, bulaşıcı bir hastalık. Yani toplumda hastalık zincirinin kırılmasına hizmet edecek yerde, zincirin tamamlanmasına hizmet eden bir rolü kendinize layık görüyorsunuz. Bu toplumsal sorumlulukla, aydın olmakla bağdaşır mı, bir de böyle bakmak lazım. Aşılanmak belki milyonda, on milyonda bir yan etki doğurabilir. Bilmiyoruz. Ama hastalığın zincirini kırmak daha yüksek bir hedef, ideal değil mi? Bazen insanlar bazı riskleri, yan etkileri göze almak zorunda. Yeryüzünde bu hastalığı dizginlemek daha yüksek bir ülkü değil mi…
Siz salgını önlemekle yükümlüyüz diyen bir uzmanlık alanındansınız. Bu bakış açısı önemli, ama pek çok insan gibi, ben de bu açıdan bakmamıştım hiç…
Aşılamanın amaçlarını şöyle sıralıyorum, ben: Bir, salgının durdurulması. İnsanların hastalanmasının, ölümlerin ve bunun yaratacağı olumsuzlukların önlenmesini birinci sırada söylemiyorum, o ikinci amaç. Üçüncü amaç, kamu hizmetlerinin aksamasının önlenmesi. Sağlık çalışanı olarak ben aşılanıyorsam, bu grupta olduğumdan. Hastalananlara hizmet verecek bir kişi olarak, hasta olup yatağa düşme hakkına sahip değilim. Böyle bakmak zorundayım. İtfaiyeciler de, doğalgaz, su, elektrik hizmetlerini yürütenler, askerler de, polisler de onun için aşı olmak zorunda. Polis teşkilatı yatağa düşmüş, böyle bir şey olabilir mi? Ülkenin güvenliği herhalde önemlidir. Başbakan gibi kritik görev yapan yöneticiler yatağa düşemezler. Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı… Sağlık Bakanlığı’nın hedefleri arasında kritik görev yapan yöneticilerin de aşılanması vardı, ama onlar risk grubu değiliz diyerek bir tercih kullandılar.

Kimler aşı olmalı?
Kimler aşı olmalı?

Aşılamanın amaçlarını demin söylemiştim: Bir, toplumda yayılmasını önlemek; iki, hastalığı önlemek ve ona bağlı ölümleri azaltmak; üç, kamu hizmetlerinin kesintisiz bir biçimde sürdürülmesini sağlamak.
Buna göre aşılanması gereken birinci grup, 6 aydan 24 yaşına kadar olanlar. Bu ilk hedeftir. Çünkü dünya üzerinde H1N1 gribine yakalananlar incelendiğinde görülmüş ki, 24 yaş ve altı tüm hastalığa yakalananların yarısını oluşturuyor. Elimizdeki aşı kısıtlı, ne yapalım? Bu yaş grubunu bağışık kılabilirsek, bu grubun diğer insanlara hastalığı bulaştırması da durabilecek, zincir kırılacak ve salgın duracak. Bu hedef güdüldüğü için 6 aydan 24 yaşına kadar olanlar aşılanıyor.
İkinci olarak aşılanması gerekenler; altta yatan sistemik hastalığı olanlar. Diyabet, KOAH, kalp yetmezliği, bağışıklığı baskılayan hastalıklar, kan ve sinir sistemi hastalığı, nörolojik hastalıkları olanlar, gibi. Hastalıkları nedeniyle zaten bir sağlık sorunu yaşıyorlar. Grip o sağlık sorununu alevlendirebilir; içinden çıkılmaz hale sokabilir. Bütün dengelerini bozabilir, öldürebilir de. Kalp yetmezliği olan bir hastaya, hastalığı sırasında kalp ilaçlarının dozu yetmez, ölüverir. O nedenle bizim altta yatan hastalığı olan kişiler diye nitelendirdiğimiz kişiler, gribe yakalanmasına seyirci kalmamamız gereken gruplardır. Bunlar yaşlarına bakılmaksızın aşılanmalıdır.
Yine bu gruba koymamız gereken bir popülasyon gebeler. Onlar da hastalığı ağır geçiriyor, gebe olmayan bir kişiye göre ölme olasılıkları dört kat fazla. Çünkü gebelik bağışıklığın fizyolojik olarak baskılandığı bir durumdur. Anne adayının bedeni, bebeği yabancı görmemek üzere kendi savunma mekanizmalarını bir çeşit devre dışı bırakır. Bu fizyolojik bir süreçtir. Bebeği koruyayım derken kendini korumasız kalır ve o durumda virüsün daha saldırgan bir hastalığa yol açması olasılığı artar. Dolayısıyla gebeleri de aşılamak zorundayız.
Gebelerle ilgili bir parantez açalım, adjuvan tartışması gebelere de yayıldı. Yan etkisi varsa, bebeğe zarar vermez mi? Bakanlık da gebelere uygulamak için az miktarda adjuvansız aşı buldu. Bir firmanın aşısı şöyle bir uygulama gerektiriyor. Adjuvan ve antijen ayrı şişede; uygulanacağı zaman ikisi karıştırılacak. Adjuvan şişesini almıyoruz, sadece antijen şişesini alıyoruz; antijeni iki kat uygulayacağız. Masraf göze alınıyor, üç milyon doz gebelere ayrılacak; kamuoyundaki yersiz bir endişeyi önlemek için. Henüz yok ortada, Aralık’ta geleceği söyleniyor.
Avrupa’da bizimki gibi bir ince ayar yapılmadı. Onlar bütün gebelerine adjuvanlı aşıları yapıp geçiyorlar, bir yan etki görülmüyor. Görülmeyeceği de zaten DSÖ tarafından açıklandı. Fakat yine de bir nokta var gebeler için. Gönüllü çalışmaları sırasında gebelerde ve dört yaşın altındaki çocuklarda çalışma yapmak yasaktır. Onun için aşı prospektüsünde dört yaşın altındaki çocuklarda güvenliği test edilmemiştir yazar. Bu firmanın yazmak zorunda olduğu bir bilgidir. Bu arada birçok insana aşı uygulanır. Daha önce benzer aşılar için edinilmiş deneyimler bu cesareti verir. Ve o uygulamalardan geriye dönük çıkarılan sonuçlar ayrıca kayıt altına alınır. Kullanılabileceği yönünde geniş bir kanı oluşur. Domuz gribi aşısında, 20 haftanın sonrasındaki gebelikler için bu kanı oluşmuş durumdadır. 20 haftanın öncesindeki gebeliklerde yine deneyim yok. Ama inaktif bir aşının gebelerde olumsuzluk yaratması beklenmez. Ama bir onay formu imzalatılarak yapılıyor aşı, on haftadan önceki gebelere. Bana soranlara “Yaptırın, hastalanmayı göze almayın” diyorum. Çünkü hastalanırsa düşükle sonuçlanabilir, ağır bir hastalık geçirebilir, yoğun bakımlık olabilir.
Üçüncü grup ise; kamu hizmetlerinin aksatılmaması için aşılanması gerekenler. Sağlık çalışanları, itfaiye, su, doğalgaz, elektrik hizmetlerinin sunulmasında görev alanlar, TSK mensupları, güvenlik güçleri, jandarma teşkilatı, Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları ve güvenlik güçleri.
İlk grup dediğiniz, 6 ay 24 yaş arasından, hastalığın yayılmasını önlemek için hedef grup diye söz ettiniz. Bu üç yaş altı için geçerli olmamalı, çünkü toplumsal yaşama en az katılan grup onlar.
Değil, ama onlarda hastalığın daha ağır seyretme olasılığı vardır, hastalanmalarına seyirci kalmamamız açısından aşılamalıyız. Geneline bakarsanız çocuklarda hafif seyreder oransal olarak, ama küçük bir grupta bile ağır seyredecek olması, göze alınamaz.
Şöyle bir şey de okudum, 1918 İspanyol gribi, 1950’lere kadar dolaşımını bir biçimde sürdürmüş. Bu nedenle 60 yaş ve üzerindekilerde o virüsle karşılaşmış olmaktan dolayı bir bağışıklık var.
Evet, 1918 salgınına yol açan da H1N1 virüsüymüş, ama başka bir alttip. Virüsle kim temas etmemişse, nasiplerini alacakları şekilde zincir devam etmiş. Dolayısıyla bu virüsle çocukken karşılaşmış olanların şimdi 60’lı yaşlara geldiği düşünülürse, nispeten daha korunaklı oldukları iddia edilebilir. Ama bunu siz geçirdiniz mi, ben geçirdim mi kim, nerden biliyor?
Çocuklarda ve gençlerde ölüm oranının yüksek olmasını bu durumla açıklıyordu okuduğum metin.
Evet, bu durumu açıklamak için ortaya atılmış bir argüman. Ama asla belli yaşlardaki kişileri aşılamamak için gerekçe olmamalı.
Gene insanların mevsimsel grip virüsleriyle karşılaştıkları için, domuz gribine de belli bir bağışıklık geliştirdikleri söyleniyor.
Evet, eski mevsimsel grip aşısıyla aşılananların, aşılanmayanlara oranla daha dirençli olduğu iddia ediliyor. Ama domuz gribi aşısı elimizin altında olduğu sürece ona bel bağlamamak, iyimserlik kaynağı olarak öne çıkarmamak gerekir.
Peki ölüm oranı söylendiği gibi mevsimsel grip oranına göre daha mı düşük?
Daha düşük. Ama yanlış anlaşılma olmasın, oran başka şeydir, sayı başka şeydir. Hastalık çok yayılacağı için, ölen insan sayısı mevsimsel gripten çok daha fazla olacaktır.
Gençlerde domuz gribi virüsü daha ölümcül sonuçlara mı yol açıyor?
Genç yaş grubunda ölüme daha fazla rastlanıyor, yaşlılarda daha az sayıda ölüm var. Çünkü yaşlılar hastalığa yakalanmıyorlar; yoksa yaşlılar hastalığa yakalanırlarsa, onların ölme ihtimali daha yüksek. Bizde ölen insanlara bakarsanız, 40’lı yaşlara kadar insanlar. Çünkü o insanlar hastalandı popülasyon olarak. Yaşlılar daha düşük oranda hastalandığı için dikkati çekecek bir ölüm oranı telaffuz edilmiyor. Hastalanan insan sayısı arttıkça, büyük yaş gruplarında ölen insan sayısı yükselecek, oran gençler lehine olacaktır. Şöyle anlatayım, “Bir genç bir de yaşlı insan yakalansa domuz gribine, hangisinde daha ağır seyredecek?” diye sorarsanız; yaşlı insanda daha ağır seyredeceğini söylerim.
Demin söz ettiğimiz 1918 salgınına bağlı bağışıklık hastalığa yakalanmamayı sağlıyor galiba, yoksa hastalığı hafif atlatmayı sağlamıyor.
Doğru.
Hastalığı geçirmekte olan kişiler aşı olabilir mi?
Hastalığı geçirmiş, geçirmekte olan kişilerin aşı olmasında bir sakınca yok. Yeter ki ateşi olmasın. Aşı yapmak için ateşin düşmesini beklemek lazım.
Risk grubu dışına kalanlar, ilerleyen zamanlarda aşı olabilecek mi?
Sağlık Bakanlığı Pandemi İzleme Kurulu yaş aralığının 24’den 50’ye çekilmesi yönünde bir tavsiye kararı verdi. Sağlık Bakanlığı tarafından resmi bir açıklama yapılmadı henüz; çünkü elimizdeki aşılar bu açılıma elvermeyebilir; üretimin yetişmesine bağlı...
Hiçbir risk grubuna girmediği halde, domuz gribinden ölen insanlar da oldu...
Olabilir, çünkü biyolojik bir süreçtir bu. Bir mikrobun bir insanda nasıl davranacağını bilemezsiniz. Hastalık dediğimiz tablo, mikrobun hastalık oluşturma gücüne bağlıdır, ama kişinin o mikroba verdiği yanıtla da ilişkilidir. Bazısı çok abartılı yanıt verebilir. Kişi çok güçlü kuvvetlidir, çok gürbüzdür diyelim; ama zayıf, çelimsiz birisinin veremeyeceği kadar yüksek bir yanıt vererek mikroba, kendi sonunu da hazırlayabilir. Bir enflamatuar yanıt, sepsis tablosuna yol açarak hastanın bir çeşit sitokin fırtınasına maruz kalmasına yol açabilir. O süreci geri çeviremeyebilirsiniz birtakım ilaçlarla. Vaktiniz olmayabilir, hızlı seyreder. Onun için sağlıklı kişi hastalanmaz ya da altta yatan hastalığı olan kişi hastalığı atlatamaz gibi bir şey yok. Genelleme yapmak doğru değil. Bunlar istatistiksel anlam taşır, epidemiyolojik bilgidir. Bu bilgilere güvenerek kendi geleceğimizi tasarlamamalıyız. Tekrar söylüyorum, aşıdan vazgeçmek için bunların hiçbiri sebep değildir.

Aşı yüzde 100 koruyucu mu?
Aşı olmamız, yüzde yüz hastalanmayacağımız anlamına mı geliyor, koruyuculuğu ne kadar?
Aslında iki doz uygulansa, uygulanan 100 kişinin 100’ünü de bağışık kılabiliriz.
Böyle mi uygulanıyor?
Hayır, DSÖ böyle uygulanmaması yönünde karar aldı. Genel immünoloji bilgisidir: Bir antijenle daha önce hiç karşılaşılmamışsa, buna karşı bağışıklığı yeteri düzeye çıkarabilmek için, iki hafta arayla iki doz yapılması daha iyidir. Bu ön kabulden yola çıkarak, aşı iki doz yapılacakmış gibi planlar yapıldı. Çünkü henüz gönüllü çalışmaları yapılmamıştı, antikor düzeylerinin ne kadar olacağı belli değildi. Gönüllü çalışmaları gösterdi ki, tek doz yapılan 100 kişiden 92-93’ünde yeterli antikor düzeyi var. Dolayısıyla “Yedi kişiyi daha bağışık kılabilmek için 100 kişinin hepsini birden ikinci doz aşıyla niye aşılayalım?” dendi.
O yedi kişiyi nasıl bulacağız, yeteri kadar antikoru olmayan?
Çok zor. Dolayısıyla aşının tek doz uygulanabileceği ve uygulananların yüzde 90’ın üzerinde bağışık kılınabileceği anlaşıldı. Ama erişkinlerde. Çocuklarda böyle değil, o nedenle 9 yaş ve altındakilere iki doz yapılacak. Okul öncesi çocuklarda aşılama başladı, onlara iki doz yapılacak. Çünkü çocuklarda antikor yanıtını uyarabilmek için erişkinlerden daha sık veya daha yüksek antijen uygulanmasına ihtiyaç var.
Ne kadar aralıklarla yapılacak?
Üç hafta arayla.
İki doz uygulanması cıva bileşeni ya da adjuvan açısından bir yan etki oluşturmuyor, değil mi?
Hayır, adjuvanın olumsuz, etilcıvanın da birikici etkisi yok zaten. İlk yapılan etilcıva atılmış oluyor ikincisi yapılana kadar. Dolayısıyla üst üste geldiler, biriktiler gibi bir durum olamaz.
Aşı olduktan ne kadar süre sonra korumaya başlıyor?
En erken bir hafta sonra bağışıklık oluşmaya başlar. Ama iki haftadan önce güvenlik söz konusu olmaz. İkinci haftada oluşacak antikorlarla artık korunacağımızı kabul edebiliriz. O nedenle 10-14 günü bulmamış bir aşılama sonrasında hastalığa yakalanma olasılığı vardır. Bizim bir arkadaşımız aşı oldu, iki gün sonra ateşi çıktı. Klinik tablosu tamamen domuz gribi. Evde çocuğu hastaydı, ondan alıverdi.
Ntv’nin internet sitesinde bir haber vardı. Almanya’da 21 aylık bir bebek aşılandıktan sonra zatürree geçirerek ölmüş... Aşılama bağışıklık sağlamadan hastalığa mı yakalandı acaba?
O bebeğin altta yatan başka hastalıkları varmış, bir kalp ameliyatı geçirmiş sanırım. Almanya’da 7, İsveç’te 5 kişi ölmüş aşılandıktan sonra. Bunlar manşete çekiliyor. İroni gibi olacak ama, İsveç’te gazete okuduktan sonra da ölenler oluyor; o zaman okurlara “Gazete okursanız ölürsünüz” mü diyelim? Aşı olmuş ve sonrasında ölmüş kimselerde bakmak lazım, altta yatan bir hastalığı var mı? Enfarktüs geçirmiş, bunu aşı olanda geçirebilir olmayan da. Hastanın zaten ölümcül bir hastalığı varmış, kanseri ya da bağışıklığı baskılayan başka bir hastalığı varmış, günleri sayılıymış, aşı olmuş, 3-5 gün sonra da ölmüş: bunu aşı öldürmüş diyebilir miyiz? Bunları manşete çekerek insanların kafasını karıştırmak çok sakıncalı.

Virüs nasıl bulaşıyor?
Virüs insandan insana nasıl bulaşıyor?
Solunum sekresyonlarıyla. Hapşırık, öksürük, konuşmayla oluşan damlacıklar 1 m mesafeye ulaşabilirler. Daha uzun mesafelerde yere düşerler, yerde aktivitelerini çok uzun sürdüremezler. Sert yüzeylerde 24-48 saat kadar aktif kalabilirler. Kâğıt, kâğıt mendil, para, kumaş üzerinde 8-12 saat etkinliklerini koruyabilirler. Bunu da bilmek gerekir. İnsan vücudu üzerinde, deride çok uzun süre etkinliklerini korumazlar. Solunum sekresyonlarıyla bulaşmış ellerde eğer çok büyük bir kirlilik oluşmamışsa, etkinliğini 5-10 dakika koruyabilir.
Kumaşta deriden daha uzun süre kalabiliyor yani...
İnsan derisinde kalamamasının nedeni, deri yüzeyinde birtakım mikobisid ya da virüsit maddelerin varlığıdır. Onlar virüsü inaktive eder. Virüsü uzaklaştırmak için su ve sabun önemli. Antibakteriyel jeller çok suistimal ediliyor, yalancı bir güvenlik duygusu da yaratıyorlar. Bazılarının içeriklerinden ciddi şüpheler oluştu, içinde hiç etkin madde olmayan jellerden söz ediliyor, bunlara dikkat edilmeli. İzopropil alkol içerenler güvenlidir. Etil alkol de güvenlidir ama, çabuk uçar ve kalıcı etkisi daha azdır. Antibakteriyel jelleri 20-30 saniyeden az olmamak şartıyla elleri ovuşturarak kullanmak gerekir. Ele sürüp uçmasını beklersek etkinliğini tam olarak sağlayamaz.
Virüsün kuluçka süresi ne kadar?
Hastalık bir gün kadar kısa, bir hafta kadar uzun bir kuluçka dönemi gösterebilir. Ortalama 3-4 günlük bir kuluçka süresinin sonunda belirtiler başlar.

Domuz gribine yakalanırsak, ne yapmayılız?
Domuz gribinin ayırt edici bir belirtisi var mı? Mevsimsel gribe mi yakalandık, domuz gribine mi; nasıl anlayabiliriz?
Hayır, yok. Aslında kimsenin buna kafayı takmaması gerek. Ben ne gribi oldum diye merak etmemeli. Grip olduysa şu sorular sorulmalı: “Evde istirahat ile geçiştirilebilir mi, yoksa hastaneye yatırılmayı gerektirecek bir tablo mudur? Hastaneye yatırılacaksa, zatürree tedavisi gereken bir hasta mıdır, yoksa yoğun bakım birimine mi kaldırılmalı?”
Evde geçirecek bir hastaysa, verilecek ilacın semptomatik tedaviye yönelik olması yeterli mi? Yani ateş düşürücü, ağrı kesici, solunumu rahatlatıcı gibi bir ilaç mı; yoksa antiviral dediğimiz oseltamivir aktif maddesini içeren ilacı alması mı gerek yakalanan her kişinin?
Antiviral ilacı her grip dediğimiz hastaya vermediğimizi belirteyim. Çünkü hastalığın belirtilerini sadece bir-iki gün kısaltır bu ilaç. Yani ilacı aldım ve ertesi gün işime gücüme döndüm diyebileceğiniz mucizevi bir etkisi yoktur.
Ağır vakalarda?
Hastaneye yatırılması gereken ağır vakalarda bu ilacı zaten veriyoruz. O durumda hastalığın nerde duracağını bilemediğimizden, ilerlemeyi sonlandırmak için elimizde ne var ne yok kullanıyoruz. Evde tedavi edebileceğimizi düşündüğümüz hastalarda bu ilacı vermenin gereği yok. Fakat hasta 2 yaşın altında veya 65 yaşın üzerindeyse ya da altta yatan bir hastalığı varsa, o durumda, evine bile göndermiş olsak, bu ilacı veriyoruz.
Grip olan herkes hemen bir hekime görünmeli mi?
Hayır, kesinlikle böyle bir öneride bulunmuyoruz.
Peki grip olan insanlar ne yapmalı?
Hastalanan kişi 2 yaşın altında, 65 yaşın üstünde veya altta yatan bir hastalığa sahipse, hekim kontrolüne girmelerinde yarar var. Pek çoğu atlatacaktır hastalığı, ama onlarla ilgili riske girmiyoruz. Diğer insanların hemen doktora gitmelerini tavsiye etmiyoruz, öncelikle ateşlerini düşürmeyi denemeliler. Bir ateş düşürücüyle yakınmaları azalabiliyor, rahatlama sağlanabiliyorsa, düzenli aralıklarla bunu kullanmaya devam ederek, pekâlâ hastalığı evde atlatabilirler. Tabii rapor almak için işyerine belge sunmaları gerekenler, doktora gitmek zorunda olabiliyor, onları ayırıyorum.
Ateşi üç günden uzun sürenler doktora gitmeli. Ayrıca ateş düşürücü ile geçiştirdiğimiz dönemde, kişinin öksürüğü şiddetleniyor ve nefes darlığı ve solunum sıkıntısı yaşıyorsa, üç günün tamamlanmasını beklemeden hemen doktora gitmeli.
Toplumda oluşan panik havası antivirallerin tüketimini artırıyor...
Antivirallerin adını duyan herkesin, ateş düşürücü yerine bu ilaçlara yönelmesi yanlış. Her ne kadar şimdi piyasada bulunamıyor olsa da, bulsalar da almalarını asla önermiyoruz. Hastanelerde, gerekli görülürse, zaten ücretsiz olarak veriliyor. Sağlık Bakanlığı’nın bu pandemi ile başa çıkmak üzere elinde bulundurduğu bir stoğu var.
Stok yeterli mi?
Şu anda yeterli. 2 milyon kutu var, bir kutu bir insanı tedavi ediyor. Stok, hastalanması beklenen, yatağa düşecek, ilaç kullanması gerekecek 2 milyon kişiye yetecektir.
Antiviralin hasta olmadan da eczanelerden alındığına tanık oluyoruz...
Hayır, çok yanlış bir şey. “Bulunsun da, lazım olursa kullanırım”, bu o ilaca ihtiyacı olan ve ulaşamayan birinin hakkını gasp demek.
Hasta olunmadan, tedbir olarak, korur mu acaba gibi bir niyetle içildiğini de duydum...
Hayır, koruyucu olarak kullanılması mümkün değil. Çok özel hasta gruplarında düşünülebilir. Diyelim evinde domuz gribi olan hasta vardır ve kendisi de şeker ya da kalp hastasıdır ya da kanserdir. Gribe yakalanırsa akıbeti meçhuldur. Aşılanmamıştır ya da aşıdan sonra koruma için gereken 15 günlük süreyi doldurmamıştır. Kuluçka süresi tamamlandığında grip olacağı gibi bir kaygı vardır. O zaman hekim tarafından karar verilmek üzere, ona koruyucu olarak antiviral verilebilir kuluçka dönemi boyunca.
Hasta olmayan bir insan korunmak için bu ilacı aldığında bir faydasını görür mü, neye yol açar?
Bu ilacın suiistimalidir. İlaçları yan etkilerini göze alarak kullanırız. Gerekmediği halde ilacı aldığımızda, yan etkiyi davet etmiş oluyoruz. İkincisi, ekonomik bir kayba yol açıyoruz. Sonuçta bedava değil bu ilaç. Üstelik ihtiyaç sahiplerine yetiştirilemeyecek kadar kıymetli bu dönemde. İhtiyacı olmayan bir insanın sırf keyif için o ilacı yutması sorumsuzluktur.
Şimdi söyleyeceğim şey daha da önemli, H1N1 enfeksiyonunu hafif geçirmekte olan bir kişi sırf evhamını gidermek için, bu ilacı dozuna, süresine dikkat etmeden kullandığında, virüsün antivirale direnç geliştirmesine yol açabilir. Virüslerde direnç mutasyon yoluyla, kendi kendine gelişir. Bakterilerde farklıdır, onlar bakteriler arası ilişkilerle kromozom dışı birtakım elemanlar edinerek direnç kazanabilir. Virüslerin mutasyonu, fiziksel ve kimyasal etkenlerle uygun ortam olduğunda kendi kendine ve çok daha kolaydır. Yani antiviral ajanı virüsün üzerine tedavi amacıyla verirseniz o koşullarda bir baskı yapmış olursunuz. Verdiğiniz ilaca dirençli bir mutant gelişmişse, o mutant ayakta kalır, duyarlı virüs partikülleri inaktif olur. Bu koşullarda mutanta avantaj sağlamış olursunuz. İstenmeyen bir durumdur. Toplumda gereksiz olarak ilacın kullanımı ne kadar artarsa, böyle bir durumun ortaya çıkma olasılığı da o kadar artar.
Sadece antiviral ilaca yönelik olarak değil, normal grip aşısı, zatürree aşısı, antibiyotikler, vitaminler, bağışıklık ilaçları, antibakteriyel jeller, hatta maskelere kadar ciddi bir piyasa oluşmuş durumda…
Şurası bir gerçek ki maske, jel, ya da birtakım vitaminler, doğal ürün olduğunu söylenen birtakım çaylar vs., onlar aldı yürüdü. Hiç duymadığım birtakım ürünler, üstelik ciddi yayın organlarında tanıtılıyor. Uzman olduğunu söylenen kişiler bunları etik olmayan biçimde övüyorlar. Nasılsa akademik unvan almış kişiler de, birtakım bitkisel reçetelerden söz ediyor. Bunların hiçbiri bilimsel olarak kanıtlanmış değil. Kanıta dayalı konuşmalıyız. Sonuçta insanlar bazı şeylerin yararına inanmış olabilir, ama o kadardır yararı. Bunları abartıp, aşının alternatifi gibi sunmak yanlış.

“Ülkemizde ölüm sayısı 5000’i bulabilir”
Türkiye’de hastalığa yakalanan kişi sayısını biliyor muyuz?
Kaç kişinin hastalığa yakalandığını bilme şansımız kalmadı. Çünkü hastalık belirtisi olan herkesin hastaneye başvurmasını artık önermiyoruz. Zaten hastaların hepsi başvuruyor olsa bile, H1N1 enfeksiyonu olduğunu kanıtlayacak laboratuvar testlerini artık yapmıyoruz. Evet, “Önemli bir bölümü öyledir” diyoruz ama, bir bölümünün de olmayabileceğini kabul ediyoruz. Bunu anlamanın tek sağlıklı yolu, test yapmak. Ama test yapmak bugün için ekonomik değil; laboratuvarlar binlerce test yapmaktan helak olur, gereksiz malzeme israfına yol açar. DSÖ de, “Domuz gribiyle karşılaşmış bir ülkeyseniz, bu yayıldıysa, vakalar görülüyorsa, sayısını tutmaktan vazgeçin” diyor. Artık hastaneye yatırılacak şekilde ağır olan hastalar sayılıyor, onlara test yapılıyor. Ama açıklanan bir sayı henüz yok.
Ama bu ölüm hızıyla ilgili gerçekçi bir veri olmayacak…
Olmayacak. Bu hesaplamayı epidemiyoloji uzmanları yapar; birtakım genellemeler yapılır ve buna göre birtakım ölüm hızları çıkarılır. Amerika’da ve Meksika’da bu deneyimi yaşamış araştırıcılar, bunları yayın konusu yaptı; en son ölüm hızının binde bir dolayında olduğunu söylüyorlar. Ama hastaneye yatan hastalardaki ölüm hızları çok daha yüksek oluyor. Bu aldatıcı olabilir. O sayılara bakarak, çok öldürücü bir hastalık gibi algılanabilir. Buzdağının suyun altında kalan kısmında neler var, o belli değil.
Önümüzdeki aylarda domuz gribi açısından ülkemizi neler bekliyor? Sağlık Bakanlığı ya da Türk Tabipleri Birliği’nin bir senaryosu var mı? Kaş kişi hastalanacak, ne kadar ölüm olacak?
Hastalığın bulaşma hızı yüzde 30 civarında seyrediyor. Mevsimsel gribin bulaşma hızı yüzde 5 dolayındadır, en fazla yüzde 15 olduğu düşünülür. Ülkemizde 100 kişiden 30’u domuz gribine yakalanacak demek bu. Dolayısıyla hastalanan sayısı yükselecek ve ölümler de artacak. Sağlık Bakanı’nın açıklamasında, eğer bu aşılama faaliyeti hakkıyla yürütülmezse, hastalığın yayılması kendi seyrine bırakılırsa, 3500’ün üzerinde, hatta 5000’i bulacak ölüm olacağının hesaplandığı vardı. Ama aşılama faaliyetleri iyi yürütülüp, hastalığın dizginlenmesi başarılabilirse, ki başarılacaktır bu olumsuz propagandaya rağmen, o zaman 400 civarında ölüm olacağı bekleniyor. Bunların bir bölümü risk gruplarından çıkacaktır.
Virüsün öldürücülük özelliğinin artması gibi bir risk görülüyor mu?
Şimdilik yokmuş gibi gözüküyor. Nisan’da Meksika üzerinden yayılmaya başlamış, sonra Avrupa’ya geçmiş olan aynı virüs yayılmaya devam ediyor gibi görünüyor.
Ukrayna’da çok sayıda ölüm oldu, virüsün orada mutasyona uğradığı konuşuldu…
Ukrayna’daki olay tam anlaşılamadı. Ölümler abartılı boyutlara ulaştı. Orada dolaşan başka bir grip virüsü tipi mi var? Ya da bu virüsün mutantı mı? Bilmiyoruz. DSÖ tarafından araştırılıyor, ama sanırım henüz açıklanacak olgunluğa ulaşmadı.




Kargo Hizmeti
100 TL'ye kadar alışverişlerinizde kargo ücreti 5 TL. 100 TL ve üstü alışverişlerde için kargo ücretsiz...
Bilim ve Gelecek Kitaplığı

BİLİMİN ÖNCÜLERİ BİLİMİN ÖNCÜLERİ
Cemal Yıldırım
Sepete Ekle Tümünü Göster
Eski sayılarımızı alabilirsiniz Tümünü Göster
cilt
Ciltlerimizi edinebilirsiniz 9. cilt çıktı!
Duyurular