Anasayfa > Sayı 72 > iman ile aklı barı&#...
Sözde “Darwin’in Tanrısı” adına yaratılışçılığa karşı çıkıp evrimi savunan bir Katolik biyoloğun
iman ile aklı barıştırma çabasının ve genel olarak din ile bilimi uzlaştırma girişimlerinin eleştirisi

Miller’in asıl tasasının bilimin hakkını vermekten çok İsa’yı çarmıhtan kurtarmak olduğu söylenebilir. Amacının Tanrı inancını ve din kurumunu savunmak (hiç değilse güç yitirmesini engellemek) olduğu sonucuna varılabilir. Çözümü, dinin, doğa bilimleri alanından çekilmesi, bilimin ilgi alanı içinde bulunmayan “varlığa anlam ve amaç yüklenmesi” ile (yani ahlakla ve felsefeyle) ilgilenmesi. Oysa din inanca bilim düşünmeye dayanır. Ayrıca bir inanç ve inançlara dayandırılan akıl yürütme dizgesi olan dinin, rasyonel düşünüş doğrultusunda bir spekülasyon etkinliği oluşturan felsefe alanında da fazla şansının bulunmadığı söylenebilir.

Alâeddin Şenel
[Tüm yazıları]

YARATILIŞÇILIÃA KARŞI BİR HIRİSTİYAN BİLİMCİNİN EVRİMCİLİÃİ SAVUNAN SAVLARI
Kenneth Miller, bir bilimci (biyolog) olmakla birlikte Tanrı’nın varlığına ve Hıristiyanlığın işlevine inancını yitirmemiş bir yazar. Ancak, Tanrı’nın varlığı inancının evrimin yadsınmasını gerektireceğine inananlara (denebilir ki “bir inancı bir başka inançla kanıtlama” yoluna başvuranlara) katılmıyor. “Ya evrim ya yaratılış” ikilemine düşmüyor. Dahası, Yaratılışçıların Tanrı’nın varlığını, doğanın, bilimin (daha) açıklayamadığı karanlıklarında kanıtlama girişimlerini yanlış ve dine zararlı buluyor. Bu tür kanıtların fizik, jeoloji, biyoloji, biyokimya ve moleküler biyoloji bilimlerinde görülen görülebilecek gelişmelerin getirebileceği bilimsel açıklamalar karşısında yıkılabileceğinin bilincinde. Tanrı’yı bilimin (bugün) açıklayamadığı (yarın açıklayabileceği) “bilinmezlerin karanlığında” gösterme stratejisinin din için yaratabileceği tehlikelere değiniyor. Bilimcilerin gelecekte o alanlarda kazanabilecekleri başarıların, Tanrı’nın varlığı inancıyla birlikte Hıristiyan değerlere de zarar verebileceğini görüyor.
Doğa yasalarının geçerliliği: Geçmişte bilimin doğa yasalarıyla açıklayamadığı için Tanrı’nın varlığının ve yaratışının kanıtlarının arandığı iki alandan söz ediyor. Astronominin bugün evrenin başlangıcını ve onu izleyen devinimlerini ve dönüşümlerini açıklayabildiğini belirtiyor. Bir bitkinin çiçek açıp tohum saçmasının, Tanrı’nın ereksel bir yaratış işlemi olmayıp, bugün (botanikçi Meyerowitz’in araştırmalarının gösterdiği gibi) doğa yasalarının genlerle ve biyokimyasal tepkimelerle açıklanabilen bir sonucu olduğunu yazıyor. Aynı doğa yasalarıyla canlıların biçim değiştirip evrim geçirdikleri görüşüyle Yaratılışçıları eleştiriyor. Bu yolda yazısında ileri sürdüğü belli başlı üç savı var:
Tanrının varlığı bilimle kanıtlanamaz: Bilimsel Yaratılışçıları hedef aldığı anlaşılan bu sava göre, geçmişte Tanrı’nın varlığı bilimle kanıtlanamadığı gibi gelecekte de kanıtlanamayacaktır. Kanıt başka alanlarda aranmalı.
Din cansız doğa ve canlı doğa alanlarını bilime bırakmalıdır: Birincisiyle bağlantılı ikinci savı, hem cansız doğa hem de canlılar dünyası olayları doğa yasalarıyla açıklanabildiğine göre, sürece karışıp duran bir yaratma işlemi, bir Tanrı istenci gereksinimi duyulmaksızın doğa eksiksiz ve kendine yeterlidir. Dolayısıyla din bu alanlardan çekilmelidir.
Din kendini “varlığa anlam ve amaç kazandırma” ile sınırlamalıdır: Bilim, cansız doğayı ve canlı doğayı anlayıp açıklayabilir. Ama onlara anlam ve amaç yükleme bilimin uğraş alanına girmez. İşte din bu alanda işlev gösterirse, din ile bilim birbirlerinin eksikliklerini tamamlayarak bütünleşmiş olacaktır.

Yaratılışçılar bilimin alanına girip evrimi yadsımakla yanlış yapmaktadırlar
Miller’in yukarıdaki savlarını geliştirmesini tetikleyen olay, bir bilimsel sunuş sırasında duyduklarının çocukluğunda mahalle papazının söylediklerini anımsatmasıdır. Papazın, minberin mermerini Tanrı’nın yarattığını, saksıdaki çiçeğin nasıl açtığını kimsenin açıklayamayacağını söyleyerek Tanrı’nın varlığının kesin kanıtlarını sunduğunu sanmasıdır. Oysa bugün, botanikçi bir bilgin olan Meyerowitz araştırmalarının ulaştırdığı sonuçları özetlerken, incelediği bitkinin dört geninin, yaprağa da dönüşebilecek bir filizi, bazı koşullarda, hücre içindeki proteinlerle tepkimeye girerek, bitkiyi nasıl çiçek açıp tohum saçmaya yönelttiklerini kanıtlamış bulunmaktadır. Öyleyse papaz, Miller’e göre yanılıyordu. Yalnız yanılmakla kalmayıp Tanrı’yı gününün bilimince açıklanamamış karanlıklarda aramakla hata yapıyordu. Bilimin ilerde o alanları açıklayıp aydınlatması sonucunda, Tanrı’nın varlığı inancının yıkılması tehlikesini yaratacak, dine yarardan çok zarar verebilecek bir yoldu bu. Bugün Yaratılışçılar da, yarın daha kesin kanıtları bulunabilecek evrimi yadsımakla ve bilimin alanına girmekle aynı yanlış yolda bulunuyorlardı Miller’e göre.
Ya evrimi kim yarattı?: Miller’in tasaları bir bakıma yersiz. Yarın evrimin daha kesin yasaları bulunup sunulduğunda, dincilerin dün söylediklerini unutup, unutturup “ya evrimi kim yarattı?” sorusuyla yıkıldıkları yerden (sırtı her yere vuruluşta anası Yer’den yeni bir güç alarak kalkan Yunan mitoloji kahramanı Alkyeneus gibi) dikilmeyeceklerini kim söyleyebilir? Gerçekten bu, dincilerin çok iyi bilip kullandıkları bir polemiktir. Örneğin “belgesel roman” türünün kurucusu olan Amerikalı Edebiyat (...)

Yazının tamamını okumak için oturum açmanız gerekmektedir...
E-abone olarak Bilim ve Gelecek'in tamamına online erişmek için lütfen tıklayınız


Kargo Hizmeti
100 TL'ye kadar alışverişlerinizde kargo ücreti 5 TL. 100 TL ve üstü alışverişlerde için kargo ücretsiz...
Bilim ve Gelecek Kitaplığı
50 Soruda Deprem 50 Soruda Deprem
Haluk Eyidoğan
Sepete Ekle Tümünü Göster
Eski sayılarımızı alabilirsiniz Tümünü Göster
cilt
Ciltlerimizi edinebilirsiniz 9. cilt çıktı!
Duyurular