Bu yazı Bilim ve Gelecek Dergisi web sitesinden alınmıştır.
Yazının tam adresi http://www.bilimvegelecek.com.tr/?goster=886
Liberal-muhafazakâr aynada Türkiye Yazının tam adresi http://www.bilimvegelecek.com.tr/?goster=886
Her yeni rejim yeni bir resmi ideolojiye ve yeni bir tarih yazımına ihtiyaç duyuyor. 1923 paradigmasının sona ermesi ve yerine liberalizmle muhafazakârlığın sentezinden müteşekkil bir yeni rejim, ikinci bir cumhuriyet kurulması sürecinde, yeni rejimin organik aydınları kendi teorik-tarihsel kökenlerini keşfediyor, kendi üst anlatılarını oluşturuyor ve yakın dönem tarihi tahrif ederek yeniden yazıyor. Eşit ve özgür bir dünya mücadelesi verenlerin, diktatoryal bir nitelik taşıyan liberal-muhafazakâr yeni rejimin ve onun meşruiyetini sağlayan organik aydınlar olan liberal-muhafazakâr entelijansiyanın karşısına, hem yeni bir rejim, yeni bir cumhuriyet fikriyle hem de yeni bir hegemonya projesiyle çıkmaları gerekiyor.
Fatih Yaşlı
[Tüm yazıları]
Hegemonik bir paradigma, hegemonik bir ittifak
Şerif Mardin merkez-çevre paradigmasının Türkiye siyasetini anlamak için anahtar bir kavram niteliği taşıdığını ilk kez 1972 yılında yazdığı bir makalede dile getirmişti (1). Buna göre, Osmanlı toplumsal yapısı, merkezde sarayın ve padişahın, çevrede ise yerel güçlerin, tarikatların ve köylülerin bulunduğu ve bu iki yapının sözcüğün her türlü anlamında birbirine yabancılaştığı bir görünüm arz etmekteydi. Osmanlı-Türk modernleşmesi de pozitivist, jakoben ve elitist bir grup tarafından, yani merkez tarafından gerçekleştirilmiş, eşraf, halk ve din adamlarından oluşan çevre ise bu modernleşme sürecinin karşı cephesini oluşturmuştu. Mardin’in amacı elbette ki modern Türkiye tarihini Amerikan sosyolojisinden devşirilmiş ve tarihsel materyalizme alternatif olabilecek bir yöntem aracılığı ile analiz edebilme isteğiydi.
Türkiye tarihinin merkez-çevre karşıtlığı üzerinden okunması, derinlikli analizler söz konusu olmasa da, özellikle 12 Eylül darbesinin kendisini hâlâ hissettirdiği 80’lerin ikinci yarısından itibaren yükselen sivil toplumcu akımlara koşut olarak bir tür moda akım haline geldi ve 90’larda neredeyse hegemonik bir nitelik kazandı. Bu okumaya göre, merkez yıllarca çevreyi baskılamış, bu da batılı anlamda bir sivil toplumun Türkiye’de ortaya çıkmasını engellemişti. Darbelerin ve darbelere karşı güçlü bir toplumsal karşı koyuşun ortaya çıkmayışının da 1990’lar boyunca ortaya çıkan “istisna durumu”nda (2) devletin işkenceyi, gözaltında kaybetmeyi, faili meçhulleri ve bilcümle kontrgerilla faaliyetlerini uygulamaya koymasının sebebi de yine bu ceberut/güçlü devlet geleneğiydi. Bu yıllarda, özellikle Birikim dergisi etrafında toplanan entelijansiya 1960’larda yapılmış ATÜT, feodalizm vb. tartışmalara da kimi atıflarda bulunarak yaptıkları çalışmalarla bu güçlü devlet geleneğinin varlığını ispatlama çabalarına girişti. Buna göre; Türkiye, Batı’dan farklı ve “nevi şahsına münhasır” bir ülkedir. Osmanlı’nın patrimonyal devlet anlayışı ve bürokratik geleneği, cumhuriyet elitleri tarafından tevarüs edilmiş, bu nedenle de ülkede modern anlamda sınıflar ortaya çıkmamıştır. Ortaya çıktıklarında ise, burjuvazinin devlete göbekten bağımlı niteliği ve işçi sınıfının cılızlığı nedeniyle ülke bir türlü demokratikleşememiş, öz bilinç sahibi bir avuç bürokrat ülkeyi 80 küsur yıl boyunca her daim sınıflar üstü kalmayı becererek ve kendi çıkarları doğrultusunda yönetmiştir. Üstelik bürokrasinin dünya görüşü olan Kemalizm, resmi ideoloji olarak varlığını 1923’ten bugüne hiç değişmemiş bir şekilde devam ettirmiş ve diğer siyasal ideolojilerin gelişmesinin önüne de set çekmiştir. Kemalizm’in kuşatıcılığı ve devletin gücü nedeniyle sivil toplum gelişememiş, bu boşluk ise tarikat ve cemaatlerce doldurulmuş, halk muhalefeti kendisini ancak tarikat ve cemaatler aracılığıyla var edebilmiştir. Kemalist, batıcı, jakoben, vesayetçi ve ceberut nitelikleriyle temayüz eden devlet her dönemde muhafazakâr-mütedeyyin halk kitlelerine yönelik bir baskı uygulamış, en az solcular kadar sağcılar da öz bilinç sahibi Kemalist bürokratlar sınıfının sahibi olduğu devletin zulmüne maruz kalmışlardır.
Siyasal İslam’ın yükselişine ve muhafazakâr entelijansiyanın gelişimine paralel bir şekilde merkez-çevre paradigması ve bu paradigma üzerinden yapılan Osmanlı/Türk modernleşmesi okumaları Türk sağının da referans noktalarından biri haline geldi. Böylece İttihatçılıktan Kemalizm’e uzanan halkına yabancılaşmış, onun değerleri ile bir türlü uzlaşamayan, pozitivist, din düşmanı bir devlet elitleri ile onun karşısında yer alan yerli ve halkın değerlerinin temsilcisi milliyetçi-muhafazakâr blok, Türkiye tarihinin iki karşı kutbu olarak belirlenmiş oldu. Gündelik siyasette ise paradigma kendisini, bir yanında statükonun güçlerinin öte yanında ise reformcu hatta “devrimci” güçlerin olduğu bir siyasal kutuplaşma tarifi ile var etmeye başladı. Buna göre AKP iktidarı, Türkiye’yi demokratikleştiren uygulamaları bir bir hayata geçirir ve sivilleşme (...)
Yazının tamamını okumak için oturum açmanız gerekmektedir...
E-abone olarak Bilim ve Gelecek'in tamamına online erişmek için lütfen tıklayınız


